|
Yaklaşan Etkinlik: 3 Mayıs Türkçülük Günü
|
Mithat Kerim ARSLAN |
Mehmet BİLGİN |
| Tarih-Dil - Edebiyat Sempozyumu Dil Kİtabı |
| Tarih-Dil- Edebiyat Sempozyumu Tarih Kİtabı |
| Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türk Kültür Mirası |
| Uluslararası Kültür ve Tarih Sempozyumu |
| Trabzon Tarihi Sempozyumu |
| Türk Ocakları Genel Merkezi |
| Aydınlar Ocağı Vakfı |
| Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı |
| Ortadoğu Gazetesi |
| Karadeniz Gazetesi |
| Irak Türkmen Cephesi |
| Trabzon Resimleri |
| Şehitlikte Tören |
| Eski Trabzon Resimleri |
| Karabağ |
| ANNAN PLANI'NI OKUMAYA BAŞLARKEN |
|
|
|
| Yazar Mehmet Bilgin | |
| Thursday, 01 May 2008 | |
|
Kıbrıs’ta kalıcı bir barış hepimizin ideali. Böyle bir barışı elde edebilmemiz için Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin hazırladığı ve sayın genel sekreterin adıyla “Annan Planı” diye anılan bir taslak önümüzde. Mevcut duruma göre bu plan esas alınarak çözüm aranıyor. Bu toplantıda, Planın içerdiği esaslardan, kalıcı barışa engel gördüğümüz ya da bu konuda emin olamadığımız hususlarla ilgili görüşlerimizi paylaşarak bir sonuca ulaşmaya çalışacağız. Eğer taslak çerçevesinde ulaşılabilecek sonuç kalıcı bir barış getirmeyecekse kalıcı bir çözüm için çaba sarfedebilmek üzere yeni öneriler de üretmek gerektiğini ve alternatifin hazır olmasının çözüme yararlı olacağının düşünüyorum. . Bu planın ön gördüklerini ve bizim pozisyonumuza göre müzakere edilerek değiştirilmesini istediğimiz yönlerini ortaya koyabilmek için öncelikle durum hakkında bazı tesbitlerde bulunmak istiyorum. Bu gün tartıştığımız konuyu tarihsel süreci içinde ele alarak açıklamak isterdim ama zamanımız buna yeterli değil. Bu nedenle tarihi sürecini de hatırlayarak, konuyu bu sürecin bize öğrettiklerinin genel bir değerlendirmesi olacak bazı hususlara işaret ederek açıklamak istiyorum. Öncelikle bu gün bu meseleyi değerlendirirken asla unutmamamız gereken bir konu var. Türkiye’de “Kıbrıs Davası” olarak adlandırdığımız bu sorunu biz İngilizlerden devraldık. Bu gerçeği düşünürken: Ada’yı 1878 yılında Osmanlı’dan o günün siyasi şartlarını kullanarak geçici bir süre için kiralayan İngilizlerin anlaşma gereği kiraladığı adayı Osmanlı’ya terketmesi için tüm şartlar oluştuğu halde terketmediğini, 1914 yılında Birinci Dünya Savaşının hemen öncesinde oluşan şartları değerlendirerek adayı ilhak ettiğini, Osmanlı’nın kabul etmediği bu ilhakı Türkiye Cumhuriyetine nasıl ve hangi şartlarla onaylattığını hatırlamakta yarar vardır. Kıbrıs sorunu, ada üzerinde yaşayan hem birbirleri ile hem de kendi içlerinde problemleri olan iki toplumun sorunu gibi görünse de gerçekte durumun böyle olmadığı aşikardır. İngiltere, Kıbrıs’a kiracı olarak yerleştikten sonra Ada’da Osmanlı’dan devraldığı toplumsal yapıyı ve toplumlar arasındaki dengeyi bozmuştur. Türkleri adayı terk etmeye zorlayarak sayılarını azaltırken, Ada’ya dışardan Rum göçmenlerin yerleşmesini sağlamış, dolayısıyla Rumların Türklere karşı nüfus oranını artırmıştır. Aynı politika ekonomik alanda da uygulanmış Rum nüfusun zenginleşmesi sağlanırken Rumlar, göçe zorlanmış Türklerden Ada’nın verimli topraklarını ucuz fiyatlarla satın alarak durumlarını sağlamlaştırmıştır. İzlenen bu politikalar sonucu Ada topraklarının çoğu Türklerin ve Türk vakıflarının tapulu malı iken Türkler hem nüfus hem de toprak olarak azınlığa düşürülmüştür. Ada’nın tekrar Osmanlı’nın eline geçme ihtimaline karşı izlenen bu strateji Ada’ya yeni problemleri de taşımıştır. İngiltere Ada’da çoğunluğu sağlayan ve Yunanistan ile birleşmek isteyen ve sürekli oyalanıp aldatıldıkları için İngilizlere kin duymaya başlayan Ada Rumlarına karşı, Rum toplumu üzerinde oynadığı oyunlara ilave olarak, azınlığa düşürdüğü Türk toplumunu da kullanmış ve düzenini sürdürmeye çalışmıştır. İngilizleri tanıyanlar İngiltere’nin bu tür problemleri kolaylıkla halledebildiğini de bilirler. Nitekim İngiltere’nin adayı terk etmeyi düşünmesi adanın iç probleminden çok İngiltere”nin diğer problemlerinden kaynaklanmıştır. İngiltere’nin çekilmek zorunda olduğu sömürgelerinde sonradan kan dökülmesine ve İngiliz idaresinin özlenmesine yol açacak problemler bıraktığı bir gerçektir. Bütün bunlardan amacı üzerindeki güneşi batan imparatorluğun eski topraklarını güneşin doğacağı güne kadar elde edilmeye hazır bir vaziyette tutmaktır. Sömürgelerini tasfiye eden İngiltere Kıbrıs’ı da elinde tutamayacağını anladıktan sonra Ada’da önemli oranda toprağı kendi askeri üsleri haline getirmiş, sonra da Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğünün söz konusu olduğu, iki toplumdan oluşan bağımsız bir Kıbrıs Devleti kurulmasını temin etmiştir. Böylece bir bakıma sorunun çözüldüğünü düşünmemizi de istemiştir. Kıbrıs devletinin kurulması ve bu devletin kuruluşuna garantör olmamıza yol açan haklarla birlikte İngilizlerin de içinde bulunduğu ve günümüze kadar hiç çıkmadığı bir sorunu da devraldığımızı düşünmememiz için hiçbir neden yoktur. Toplumları çatıştırma stratejisi ile Ada’dan ve bölgeden elini hiç çekmeyen İngilizler bugün de adanın içindedir. Bunu görmek için kafanızı çevirip şöyle bir adaya bakmanız yeter. Bu gerçeği bugün Ada’da yaşananları anlamamıza yardımcı olması için vurguluyorum. Ada’daki problemin bir de Yunan - Rum tarafı vardır. Soruna oradan baktığımız zaman Ada’da bir ideal peşinde koşan Yunan tarafı görürüz. Yunanlıların bu büyük ideali ilk kez Rigas Ferreros adlı bir Rum tarafından 1796 yılında Viyana’da yayınlanan bir harita ile ortaya konmuş ve bir Helen İmparatorluğu olarak kabul edilen Bizans’ın tekrar ihya edilmesi için çalışma hedeflenmiştir. Davayı nesilden nesile aktarmak görevini üstlenen ve dini hizmetlerden daha çok bu konuya enerji sarfeden Rum Ortodoks Kilisesi’nin önderliğindeki bu çalışmalar doğrultusunda 1821 Mora isyanı ile başlayan süreçte Yunanistan bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmıştır. Günümüze kadar Megalo İdea ile ilan edilen hedeflerden 5 ana hedef gerçekleştirilmiştir. Yine Megalo İdea’nın hedefleri arasındaki Batı Anadolu, İstanbul ve Doğu Karadenizle ilgili Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan uygun ortamda hamleler yapılmışsa da bunlar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Yunanis’tan açısından başarısız olan bu hamleleri Yunanlıların Megalo İdea’ya olan inançlarının bir zafiyet noktası olarak değerlendiren İngilizlerin kışkırttığını hatırlamanızda yarar vardır. Meseleye Megalo İdea yönünden baktığımız zaman Kıbrıs’ta bu konu Enosis olarak adlandırılan Yunanistan ile birleşme emeli olarak ortaya çıkar. Bu uğurda Kıbrıs’ta 1821 Mora isyanından bu yana dinmek bilmeyen bir çabanın sürdüğünü görürüz. Bu ideal çerçevesinde bütünleşen kilise, yöneticiler, politikacılar, iş adamları ve gençlik örgütleri geçmişte olduğu gibi, günümüzde de blok halinde bu hedefe ulaşmak için hareket etmektedirler. Aralarındaki tek ihtilaf konusu bunun zamanlamasıdır. Nitekim zamanlaması iyi yapılamayan bir hamle Türk ordusunun Ada’ya çıkması sonucunu doğurmuştur. Ada İngilizler’in elinde iken Rumlar, pekçok kere Ada’nın Yunanistan’a bağlanması İçin İngilizler’e müracaat etmişlerdir. İngiltere’ye giden heyetler için aşağıdaki sahneler değişmeden oynanırdı. Gelen heyet çok iyi bir şekilde ağırlanırlar. Kulaklarına İngilizler’in Ada’yı Yunanistan’a bırakmaya hazır olduğu fısıldanarak iyice gevşetilirler. Temaslar iyi başlar ve bir noktaya geldiği zaman Sömürge Bakanlığı’nın Ada’yı Yunanistan’a vermeye hazır olduğu fakat ordu ve bahriyenin stratejik önemi nedeni ile adayı terketmek istemediği açıklanır. Eğer uygun zamanı uslu bir şekilde bekleyerek geçirirlerse Ada’nın Yunanistan’a verileceği günlerin yakın olduğu söylenerek heyet Ada’ya gönderilir. Ya da Ada’yı ziyaret eden İngiliz büyükleri Rumların gönlünü almak ve İngiliz yönetimine sıcak bakmalarını sağlamak için Ada’yı Yunanlılar’a vermek gerektiğinden dem vururlar. Ateşi kontrol altında tutmaya çalışırlar. Bir iki defa da Ada’nın Yunanistan’a verilmesi için ciddi teşebbüsler olmuştur. İlkinde Ada’yı Yunanistan’a vermek teklifini İngiltere yapmıştır. 16 Ekim 1915 tarihinde yapılan ve bir hafta içinde cevap verilmesi istenen bu teklifin tek şartı Yunanistan’ın İngitere’nin yanında savaşa girmesiydi. O zamanki Yunan Kıralı I. Kostantin Alman asıllı ve II. Kayzer Wilhelm’in kuzeniydi. Bu durumda Yunanistan’ın Almanya’ya savaş açması kolay değildi. Nitekim de öyle oldu. Yunanistan İngiltere’nin istediği sürede kararını veremedi. Megalo İdea’nın önemli bir ayağını gerçekleştirmek fırsatı kaçmıştı. Yunan tarihçileri, bu olaydan 1917 yılında Venizelos’un iktidara gelip İngilizlerin yanında savaşa girmesine kadar geçen süredeki olayları incelerken İngilizler’in Kıbrıs’ı verme teklifinde samimi olup olmadığını, Alman yanlısı Kralı devirmeye bahane olsun diye mi böyle davrandıkları sorusuna cevap araya dursunlar. Resmi İngiliz politikası her zaman Enosisin karşısında olmuştur. Ada Rumları da 1831’de olduğu gibi zaman zaman İngiliz yönetimine isyan ederek bu politikayı değiştirmeye çalışmışlardır. Stratejik durumundan dolayı bahriyenin adayı terketmek istemediği mazeretine karşı Yunanistan 1947 yılında Ada’ya karşılık İngitere’ye dört yerde 99 yıllığına üs vermeyi teklif etmiştir. Tabi İngiltere bu teklifi kabul etmemiştir. Yunanistan Kıbrıs’ı ilhak için bir yandan diplomatik taarruza geçerken diğer yandan da Enosisi gerçekleştirmek amacıyla EOKA isimli gizli bir terör örgütü kurmuştu. Örgütün kuruluş süreci 1952’den 1954’e kadar sürmüş ve bu tarihten itibaren Ada’ya Yunanistan’dan silah sevkiyatı başlamıştı. Dün olduğu gibi bugün de Kıbrıs Rum tarafının temsilcisi olarak, siyasi kimlikleri ile karşımızda duranlar bir zamanlar EOKA’nın kurucu kadrolarını oluşturanlardır. Kuruluşunu tamamlayıp silahlanan EOKA, Enosisi gerçekleştirmek için İngilizler’e ve İngiliz yanlısı Rumlar’a saldırırmaya başlamış, 100 kadar İngiliz ve İngiliz yanlısı Rum öldürmüştü. Bir müddet sonra da Türklere saldırmaya başladılar. İngilizlere saldırılar azalırken Türklere yapılan kanlı saldırılar artarak sürmüştür. Ada’nın son elli yıllık tarihi Enosisi gerçekleştirmek için kurulmuş EOKA’nın işlediği cinayetlerle dolu. Saldırılar sonucu ölen Türkler ve saldırılar sonucu boşaltılan köylerin listesini vermeyeceğim. Çünkü günümüzde Kıbrıs’taki Türk gençlerinin bu saldırılarda katledilen Türklerle ve boşaltılan köylerle pek ilgisi yok. Onlar bu günlerde sadece uzatılan havuçla ilgileniyorlar. Havucu uzatanın amacı ile değil. İngiliz idaresi Ada’dan ayrılırken İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan görüşmeler sonucu geride iki toplumun kurduğu Kıbrıs Cumhuriyetini bırakmıştı. Bir de Rumların Megalo İdea’sının Ada’daki uzantısı olan Enosis davasını. EOKA’nın siyasi lideri olan Makarios Kıbrıs Cumhurbaşkanı olmuş ama Enosis’den vazgeçmemişti. Nitekim 1963’de anlaşmalarla oluşturulan anayasayı Türklere bazı haklar verdiği için çiğnemiş Türkleri devletten kovmuştur. Türk toplumuna saldırılar düzenleyerek Ada’dan ayrılmaya zorlamıştır. Ada’daki Rum -Yunan tarafının bir davası vardır. Bunlarla anlaşma imzalayarak barış olamayacağını bize bundan daha iyi anlatan bir olay yoktur. Yunanistan’ın ve Rumlar’ın bu güne kadar Türklere karşı düzenledikleri katliamları kişisel politikalarla açıklamaya çalışmanın da bir anlamı yoktur. Bütün bunlar bir ideale ulaşmak için yapılan işlerdir. Bu ideal bu gün de ortadadır. Fırsat ele geçtiği andan itibaren aynı şeyler tekrarlanacaktır. Bundan sonraki gelişmeleri de AKRİTAS planı diye açıklanan plan çerçevesinde incelemek lazımdır. Enosisi gerçekleştirmek için Türk toplumuna yapılan saldırılar 1974’e kadar devam etmiş ve EOKA cıların Enosis’i gerçekleştirmek için Makarios ‘a karşı yaptıkları darbe sonrasında ihtilalcilerin Makarios taraftarı Rumlar ve Türk toplumuna yönelik saldırılarını durdurmak için Türkiye anlaşmaların kendine verdiği hakkı kullanarak önce diğer garantörlerle birlikte müdahale etmek istemiş,onlar kabul etmeyince de kendi müdahale etmiştir. 1974 ve sonrasına baktığımız zaman Türkiye’nin tarihi bir fırsat yakaladığını ve Ada’da çok sağlam bir durum elde ettiğini ve bu pozisyonu ile Ada’da günümüze kadar uzanan bir barış sağladığını görürüz. Bu süreç aynı zamanda Türkiye’nin ve Ada’daki Türk toplumunun Uluslararası güçler tarafından cezalandırılmak istendiği, ambargolarla ekonomik olarak çökertildiği bir süreçtir. Askeri olarak yenilen Rum-Yunan tarafı diplomatlarının ve politikacılarının çabası ile durumu lehlerine çevirmişlerdi. Kıbrıs konusunun yeni bir boyut kazanması yani Türkiye’nin iniş trendine geçmesi Yunanistan’ın 1980’de NATO’ya dönmesiyle başlar. 80 ihtilalinin ilk günlerinde emir ve komuta ile NATO’ya giren Yunanistan Türkiye’nin elindeki tüm kozları hiçbir karşılık ödemeden almıştı. Bu süreç Yunanistan’ın 1981’de AT ye girmesi ve 1987’de müracaat eden Türkiye’nin 1990’da reddedilmesi ile gelişir. Yunan tarafı asıl sıçramasını Kıbrıs meselesini AB ile Türkiye arasında bir sorun haline getirmekle yapmıştır. Kıbrıs AB’ye aday olmuş, Türkiye zararını yaşayarak gördüğümüz Gümrük Birliği uğruna Kıbrıs Rum kesiminin adaylığına göz yummuştu. Daha önce Yunanistan’la birlikte AT’ye girme şansını kullanmayan Türkiye, bu şansı yakalamasına yarayacak Kıbrıs kozunu da bir hiç karşılık almadan vermiştir. Türkiye Avrupa Birliğine girmek için aday adayı olarak beklerken bir şeyin farkında değil. Tamamen ipnotizma olmuş gibi davranıyor. Elinde koz olabilecek her şeyi hiçbir karşılık almadan veriyor, kalanları da vermeye razı ama AB’ye girmek için hem Yunanistan, hem de Kıbrıs Rum kesiminden onay alması gerektiğinin farkında bile değil. Masaya da bir şeyler almak için değil vermek için oturuyor. Niçin böyle konuşuyorum??... Türkiye’nin oturduğu masanın üzerinde Türkiye’nin alabileceği hiçbir şey yok ta ondan… Bu tabloda bir ideali olan Yunan-Rum tarafının karşısında hiçbir ideali olmayan Türk tarafını görürüz. En azından AB’ye girme ideali olsaydı şimdiye kadar verdiklerinin karşılığında bir şeyler alabilirdi. Türkiye’nin Kıbrıs politikası da hatalar zinciri ile doludur. Eğer Türkiye’nin bu konuda bir ideali olsaydı Ada’nın Türkiye için stratejik önemi hem Kıbrıs’taki hem de anavatandaki Türkler’in zihnine hiçbir zaman silinmeyecek şekilde kazır, gelen ve giden hükümetler konuya bu yönü ile yaklaşırdı. 1980’den bu yana Türkiye’yi yönetenler, Türkiye’nin elindeki Tüm kozları ve daha önce kazanılmış hakları hiçbir karşılık almadan, aksine Türkiye’yi yükümlülük altına sokarak teker teker karşı tarafa terkedemezdi. Bu süreçte özellikle 1995’den sonra akıl almaz hatalar yapılmış, muhalefette bunları eleştirenler birkaç ay sonra iktidara geldiğinde benzerlerini yapmaya devam etmişlerdir. Sözlerimi yadırgayanlar olabilir. Onlara Kissinger’in hatıralarında yer alan Ecevit’in bir sözünü hatırlatmak istiyorum. Ecevit 21 Temmuz 1974 tarihinde kendisini telefonla arayan Kissinger’e şunu söylemiştir “On yıldan beri Kıbrıs’ta Amerika’nın tavsiye ettiği politikaları uyguladık… Şimdi insiyatifi almış bulunuyoruz...” Türkiye’de hükümetler sadece 1963-74 arasındaki on yılda değil günümüzde de Kıbrıs konusunda dışarıdan gelen tavsiyeler ile hareket ediyor. Türkiye ve Kıbrıs’ta bugünlerde süren tartışmalar da bir yönü ile bu tavsiyeleri uygulatmak isteyenlerle bu tavsiyelerin Türkiye’ye hiçbir şey vermeden elindekileri alacağına inanan ve kendi insiyatifimizi kullanalım diyenler arasında geçmektedir. Bu ortamda çözümü sağlamak üzere ortaya bir Annan Planı gelmiştir. Annan Planı’nı sadece içeriği ile değerlendirmek yanlış olur. Bu planın öncesi de var. Özetlersek, Gali Fikirler dizisi var. Daha önce de Cuellar Planı vardı. Hepsinin kaderi aynı. Rum tarafı bir öneriyi red etmişse geçersiz sayılıyor. Herkes uzlaşmaz taraf diye Denktaş’ı suçluyor. Denktaş’ın “Rum tarafı Ada’ya gelen yardımları tek taraflı olarak tasarruf ediyor. Anlaşma olursa bunları bizimle paylaşmak zorunda kalacaklar. Bu nedenle anlaşmaya razı olmazlar. ” şeklindeki feryatları duyulmadığı gibi bunları söyleyen Denktaş değilmiş gibi davranılıyor. Annan Planı içeriği ile olduğu kadar zamanlaması ile de dikkati çekiyor. Plan önümüze konduğu günlerde Rauf Denktaş bir kalp ameliyatı geçirmiş, tedavisi sürüyor. Türkiye’de ise seçimler olmuş yepyeni bir parti iktidara gelmiş, iktidar el değiştiriyordu. Bizden istenen çok kısa bir sürede bu planı onaylamamız. Sonra da müzakere etmemiz. Annan Planı’nın bir diğer boyutu da Rauf Denktaş’a yöneltilen saldırılar. Bunlar öyle boyutlara ulaştı, öyle sahneler yaşandı ki Rum kesiminde bile şaşkınlıkla karşılandı. İleride bu dönemin tarihini yazanlar planın bir parçası olarak bu gelişmeleri de kaydetmek zorunda kalacaklar. Annan Planı’nın ilk dikkati çeken bir yönü de içermiş olduğu harita. Haritayı çizenlerin bölgede dolaşan askeri uzmanlar olduğuna şüphe bırakmayan ayrıntılı sınır çizgileri stratejik mevkilere mevzilenmiş Türk birliklerini ellerinde tuttukları hakim araziden mahkum araziye sürecek kıvrımlarla dolu olması ve Türklerin elindeki tarım arazileri ile su kaynaklarını Rum tarafına vermesi idi. Türkiye’de ve KKTC’de bir grup planın bu şekilde tartışılmadan hemen imzalanması için bastırıp, Denktaş’a saldırmaya devam ederken plan iki kere revize edildi. Burada dikkati çeken husus, plan tartışılmadan hemen imzalansın diyenlerin arasında mesleği müzakerecilik olan diplomatların da olmasıdır. Bütün bu gürültü arasında planı elde edip inceleme fırsatı bulmak biraz zaman aldı. Ama incelediğimiz zaman 1959 anlaşmasındaki eşit iki toplumun yerini iki parça devletin almış olduğu görülür. Bu husus planın içerdiği bir yenilik, Türk tezlerine yakın, kabul edilebilir bir husus olarak karşımıza çıkıyor. Konuya bu açıdan olumlu yaklaşıyoruz. Ama diğer maddeleri okumaya devam ettiğimizde, taslak metinde belirtilen zaman dilimleri içinde Türk tarafındaki parça devletin toplum yapısının değişeceğini görüyoruz. Kuzeye yerleşecek Rumlar, başlangıçta Türklerin elinde olan parça devletteki ve Ortak devletteki siyasi temsilde, başlangıçta kurulduğu var sayılan dengeleri Rumlar’ın lehine bozacaktır. Makarios’un 1963’de anayasayı değiştirip ve Türkleri hükümetten kovarak gerçekleştirmeye çalıştığı durumun kendiliğinden oluştuğunu göreceksiniz. Aynı şekilde toprakların eski sahipleri ile ilgili maddeler dikkatle incelenip Ada’daki durum da göz önüne alındığı zaman uygulama esnasında Türk kesiminde kalan toprakların çoğu yeni durumları kesinleşene kadar ortada kalacak. Bu konuda oluşacak dosyaların çözümü sisteminin en iyi şekilde işleyeceğini düşünsek bile uzun yıllar alacak ve Türk tarafındaki ekonomik hayat bu belirsizlikler yüzünden tamamen duracağı gibi oluşacak tazminatlar ödenemeyecek yeni sorunlar ortaya çıkacaktır. Bir kısım toprakların elden çıkması ekonomiye bir darbe vuracaktır. Buna köyleri Rum tarafında kaldığı için topraklarından ayrılıp göçmen durumuna düşenlerin problemlerini ilave edin. Rum malı olduğu için sahipleri kesinleşinceye kadar hiçbir işlem yapılamayan toprakların neden olduğu ekonomik kayıplara, üzerinde yaşanan topraklara sahip olmak için ödenmesi gereken paraları,tazminat talebi ile oluşacak ödemeleri ilave edin. Bu süreçte topraklarına yerleşmek için geri dönmeye başlayan Rumların da yaratacağı problemleri küçümsememek lazım. Bu sorunların kavgasız çözüleceğini düşünmek tamamen safdillik olur. Bu ortam Ada’yı bambaşka bir istikamete sürükleyecektir. Mevcut anlaşma taslağının, Ada’nın Türkiye için stratejik önemini dikkate alarak, Türkiye’nin daha önceki anlaşmalardan ve fiili durumdan ötürü elde ettiği avantaj ve hakları garanti altına almadığı da bir gerçektir. |
|
| Son Güncelleme ( Monday, 23 June 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|