Trabzon Türk Ocağı Resmi Sayfası ...... .................. Trabzon Türk Ocağı Resmi Sayfası

Increase font size  Decrease font size  Default font size  Skip to content
Trabzon Türk Ocağı İnternet Sayfasına Hoş Geldiniz

Faaliyetlerimiz

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
Anasayfa
DOĞU KARADENİZ BÖLGESİNİN ETNİK TARİHİ ÜZERİNE PDF Yazdır E-posta
Yazar Mehmet BİLGİN   
Thursday, 01 May 2008

Doğu Karadeniz ile ilgili tarih yayınlarına bir göz attığımız zaman, özellikle tarih içinde bölgede yaşamış olan topluluklarla ilgili bilgilerin Şark Meselesinin kaygıları ile çarpıtılarak değerlendirildiğini görürüz. Gerek kendilerini daima bilimin temsilcisi kılığına sokmuş batılı araştırmacılar, gerekse onları izleyen Yunan ya da diğer milletlere mensup yazarlar bölge tarihi ile ilgi bilgi verirken, bölgeye ait ger­çekleri ortaya koymanın gayreti ile değil, konuyu Şark Meselesinin labirentlerinden yansıyan ışıkların gölgesinde değerlendirmeyi tercih etmiştir. Konu üzerinde kalem oynatmış Türk Milleti’ne mensup birçok araştırmacı da var. Fakat bunların da pek çoğu batılı araştırmacıları izlemiş ve meseleyi daima batılıların ortaya koyduğu bi­çimde ele alıp onların yazdıklarını sorgulamadan yineleme kolaycılığını tercih etmiş­lerdir.

Bölge tarihi ile ilgili bu değerlendirme çarpıklığı, özellikle tarihin çeşitli dö­nemlerinde bölgede yaşamış olan halklara ait bilgiler söz konusu olduğu zaman he­saba gelmez bir ölçüye ulaşır. Ayrıca bu konuda hemen her zaman geçerliliğini koru­yan bir çifte standart söz konusudur. Batının temellerine oturtulan Yunan ve Roma ile onların ortaçağda devamı kabul edilen Bizans’ın, işgal ettiği bölgelerdeki halkları Hıristiyanlık potası içinde eritip dillerini, kültürlerini hatta varlıklarını yok etmesi barbarların uygarlaştırılması yalanı ile yüceltilirken, Osmanlının, askerî zaferler son­rası hâkimiyet kurduğu topraklarda tebaası olmuş olan Hıristiyan halkların haklarını garantiye alarak, temsil ettiği din olan İslâmiyet’i birkaç asırlık bir süreç içinde, hoş­görü ve himaye çerçevesinde yayması vahşet, zülüm ve barbarlık olarak nitelendiril­miş, Osmanlının Hıristiyanlık inancına olduğu kadar etnik kimliklere de yaşama fır­satı tanımakla sağladığı istikrarı ise “Osmanlı toplumu ilerlemeyi sağlayan dinamik­lerden yoksun geri bir toplumdu” hükmü ile katledilmiştir.

Bu çifte standart uygulanırken, sadece Osmanlı İmparatorluğunun hâkimiyet tesis ettiği coğrafyadaki halkların kimliklerinin yaşamasına ve günümüze ulaşmasına olan katkıları yok sayılmamıştır. İstanbul’u alıp, Bizans’ı tarihe gömen Osmanlının, halkları Hıristiyanlık potasında eritme ve yok etmenin büyük ustası olan Ortodoks kilisesini yeniden kurup, Patrikhanenin Anadolu ve Balkanlarda imparatorluğun teba­ası olan Hıristiyan-Ortodokslar üzerinde etkinliği yeniden tesis etmesi gerçeği gör­mezlikten gelinmiştir.

Patrikhane, Trabzon’un Osmanlı topraklarına katılmasından sonra özellikle Doğu Karadeniz Bölgesindeki Hıristiyanlar üzerinde, asırlar sonra yeniden ve daha güçlü bir şekilde hâkimiyet tesis etmiş ve Osmanlının fetihten sonra bölgeye gönderdiği değişik milletlere mensup fakat Hıristiyan inancına sahip gurupları geçmiş dönemlerdeki gibi Rumlaştırma uygulamalarını başarı ile sürdürmüştü.

Bu tavırlar entelektüel bir faaliyet olarak kalsa altını bu kadar kalın çizgilerle çizmeye gerek görmez, ulaştığımız doğru bilgileri, belgeleri ile birlikte yayınlamakla yetinebilirdik. Hiç şüphesiz bu çabalar da gerçeği arayanların takdiri ile sonuçlanırdı. Ama maalesef mesele bununla bitmiyor. Konunun üzerinin kalın bir sis perdesi ile örtülmesini sağlayan bir Şark Meselesi var.

Şark Meselesinde Osmanlının tesis ettiği istikrar ve hoşgörü ortamı içinde ömürleri uzamış, kültürlerini yaşama ve geliştirme fırsatını yakalamış olan etnik kim­likler, kendilerine bu fırsatı sağlamış olan Osmanlıyı yıkmak için kullanılmıştır. Bu etnik kimlikler sadece Osmanlıya karşı değil birbirlerine karşı da kışkırtılarak düş­manlık tohumları ekilmiş, kanla sulanmış ve yeşertilmiştir.

Bilgiler çarpıtıldı, gerçekler yok farz edildi, yalan söylendi, halklara vaat­lerde bulunuldu, tahrikler yapıldı, kanlar döküldü ve sonuçta kurulan yeni düzende her türlü zenginlik ve servet batıya aktarılıp batı toplumunun refahı yükseltildi ve bu zafer beyaz ırkın üstünlüğü teorisiyle süslendi. Osmanlı coğrafyasında asırlar boyu istikrar içinde yaşayan halklar, temelinde Avrupa’nın ırksal üstünlüğü teorisi yatan ve yalanlarla bezenmiş bir tarih öğretisinden kaynaklanan bir kinle birbirine düşman yaşamaya mecbur bırakıldılar.

Doğu Karadeniz Bölgesinin etnik tarihini araştırmaya ve tarih içinde bu böl­gede yaşamış halkların bir envanterini sunmaya çalışacağımız bu metine istemeyerek olsa da bu çarpıtmalara da işâret ederek başlamayı gerekli gördük. Dileriz bu gerçek bizden sonra konuya ilgi duyanların da dikkatini çeker.

Çalışmamızda tarihî kaynak­larda yer alan bilgilerin yanı sıra bölgede yaptığımız araştırmalar esnasında tespit ettiğimiz yer ve aile isimlerinden de yararlandık. Bu şekliyle çalışmamızın sadece konuya projektör tutma iddiasında olduğunu belirtmek istiyoruz.

 

Trabzon’un Etnik Durumu

Bölge tarihi ile ilgili en büyük çarpıtma, bölge tarihinin Yunanlı kolonicilerle başlatılmasıdır. Bu yapılırken özellikle Yunanlıların koloni kurmalarından önce veya sonra bölgede yaşayan halklar  ya yok farz edilmiştir ya da barbar, yaban, ilkel olarak  nitelenmiş ve önemsiz kabul ettirilmek istenmiştir.

Bölge tarihini Antik Yunanlıların kolonizasyonuyla başlatanlar, bölge halkı­nın Antik Yunanlı kolonistlerin soyundan gelme olduğu yalanının yeterli olmadığı zamanlarda çarpıtmayı antik Yunanlı kolonistlerin üstün Helen kültürünü ve dilini bölgedeki barbarlara kabul ettirerek onları Helenleştirdikleri gibi hiç de gerçek olma­yan ifadelerle sürdürmüş ve bu önyargı Helen merkezci efsanelerle desteklenerek özellikle 18. yy sonlarından itibaren yazılmış bölge tarihlerinin baş tarafını süslemiştir. 

Eğer gerçek böyle olsaydı İskitlerin Kuzey Karadeniz Bölgesinde yaşayan boyu olan Kolatların (Heredot’ta Skolat/İskit) adı, Kolatlar/Kolatoğulları, yine İran kaynaklarda geçen  İskit/ Sakaların adının Sakalar/Sakaoğulları olarak bölgede bu gün bile yaygın olarak yaşayan ailelerin adı olarak tarihin içinden süzülüp günümüze ulaşabilir miydi?   

Bilindiği gibi M.Ö. 12-8. asırlarda Karadeniz’in kuzeyinde hâkim olan Kimmerler’i (Kimmer ya da Gemer/Kemer) Kafkasya tarafına sürerek Karadeniz’in Kuzey kıyılarına yerleşen İskitler (M.Ö. 8 - M.Ö. 3. yy) daha sonra Kimmerleri takiben önce Azerbaycan’a oradan da Doğu Anadolu’ya girmişlerdi.[1] İskitlerin önünden ka­çan Kimmerler ise M.Ö. 714 yılında Urartu devletine yıkıcı bir darbe vurarak Ana­dolu’ya girdiler. M.Ö. 643-625 yılları arasında hüküm sürmüş, Asur kitabelerinde Maduva, Heredot’da Madyas, İran kaynaklarında Afrasyab ve Türk ellerinde Tungaalp/Alpertunga olarak anılan kralları zamanında Ege sahillerine kadar bütün Anadolu’yu işgal ederek Kappadokya bölgesine yerleşen İskit/Sakalar, 634 yılında Suriye ve Filistin‘e  kadar inmişlerdi. Heredot Sakaların Küçük Asya’da ki hâkimiye­tinin 28 yıl sürdüğünü kaydeder.[2]

Tarihçiler Sakaların Küçük Asya’daki hâkimiyetinin M.Ö. 626 ya da 625 yılında Tungaalp’ın Med kralı Kiyaksares tarafından bir ziyafette öldürülmesinden sonra sona erdiğini söylerler.[3] Buradan hareketle Sakaların Küçük Asya’da hâkimi­yetinin Tungaalp’ın babasının zamanında başladığını söyleyebiliriz. Sakaların bir kısmı  mağlubiyetinden sonra Kuzey Azerbaycan’a çekilirken, bir kısmı Küçük Asya’da kaldı. Tungaalp ve İskit/Saka ileri gelenlerinin öldürülüp, Önasya’daki İskit/Saka hâkimiyetine son verilmesinden sonra Anadolu’da kalan İskitlerin bir kısmı Lidya krallığına sığınmış bir kısmı da Kuzeydoğu Anadolu’da yerleşmişti.[4] Terme civarında yaşadığı iddia edilen Amazonların [5] da İskitlerle alâkalı bir kavim olduğu tarihçiler tarafından kabul edildiği gibi, M.Ö. 4. yy.’da Ksenophon da Bayburt bölgesinde yaşayan Skyten/İskitlerin ülkesinden 4 günlük bir yürüyüşle geçtiğini anlatır. Hiç şüphesiz Doğu Karadeniz dağlarındaki vadilerde ve sahillerde Kimmerler’den ve İskitlerden önce de sonra da başka halklar yaşamıştır. Bölge tarihini sahilde birkaç noktaya yerleşmiş kolonilerden başlatmak tüm bu halkları yok farz ederek tarihi çar­pıtmaktan başka bir anlam taşımaz. Kaldı ki tarih böyle bir savı yalanlayacak ve bölgenin yerli halklarının inkar edilmesini imkânsız kılacak bir çok tanıkla doludur. Bu tanıkların en eskisi Heredot ve en önemlisi hiç şüphesiz Ksenophon’dur.

Ünlü filozof ve tarihçi olan Atinalı Ksenophon (M.Ö. 430-355) Anabasis (se­fer) adlı eserinde [6] Pers İmparatorluğunun Batı Anadolu valisi olan Kyros/Keyhüsrev’in babası II. Dareios/Dara-nın ölümünden sonra tahta çıkan kardeşi II. Atrakserkes’e (M.Ö. 404-358) karşı isyan ederek bir ordu toplayıp, M.Ö. 401’de Salihli’nin 8 km batısındaki antik Sardes kentinden yola çıkmasını. Anadolu’yu boydan boya geçip Babil yakınlarındaki Kunaksa’da Pers imparatorluk ordusuna yenilmesini. Bu yenil­giden ve Kyros’un öldürülmesinden sonra başıboş kalan on bin kadar Helen paralı askerin ülkelerine dönüş hikâyesini anlatır.

Kunaksa yenilgisinden sonra memleketlerine dönmek üzere yola çıkan Helen askerlerinin kumandanı da öldürüldüğü için, seçilen birkaç komutanla birlikte dönüş yolunda orduyu yöneten Ksenophon eserinde yaşanan olayların yanı sıra geçtiği bölgelerde yaşayan halklar konusunda da bilgiler verir. Anabasis’in 4. kita­bında Onbinler’in Doğu Anadolu’yu güney-kuzey istikametinde geçtikten sonra Trabzon’a varmaları, 5. kitapta da Trabzon’dan Ordu’ya kadar olan seyahatleri anlatılır.

Doğu Anadolu’da Kardukh’lar ve Armen’lerin ülkesinden geçtikten sonra  Pasin Çayı/Aras nehrine ulaşan Ksenophon ve arkadaşları 7 gün boyunca nehri iz­lerler. 2 gün daha yürüdükten sonra dağların ovaya inmek için geçit verdiği bir yerde Khalybler, Taokhlar ve Phasian’lardan oluşan bir ordunun onları beklediğini gördü­ler.[7] Daha önce geçtikleri bölgelerdeki köyleri yağmaladıkları için birbirlerine komşu olarak yaşayan bu üç halk onlara karşı birleşmişti. Ksenophon ve ordusu  mahkûm bir arazide savaşmamak için önce geçidin yanındaki yüksek tepeleri ele geçirir. Buradan saldırıya geçerek geçidi ele geçirdikten sonra geçidi aşıp ovaya inerek her türlü yiye­ceklerin bulunduğu köylere varırılar.

Buradan Erzurum’un kuzeydoğusuna düşen dağlık bölgeye yönelerek Taokh’ların memleketine giren [8] Onbinler burada beş günde yaklaşık 156 km yol gittikten sonra Khalyb’lerin memleketine varırlar.[9] Taokh’ların memleketi Osmanlı belgelerinde de Tav-eli/Dav-eli olarak adlandırılan [10] Narman-Oltu bölgesi olmalı.  Tortum bölgesinden batıya doğru  kavis çizerek  beş gün yol aldıktan sonra  girdikleri Khalyb’lerin memleketinin ise Erzurum’un kuzeyindeki Erzurum -Tortum çizgisinin batısına düşen dağlık bölge olduğunu sanıyoruz.

Çok savaşçı olan Khalyb’lerin köylerini yağmalayamadıkları için Taok’ların memleketinden yağmaladıkları yiyeceklerle yetinmek zorunda kaldıklarını yazan Ksenophon, Khalyblerin memleketinde 7 günde on beş parasang (yaklaşık 78 km) yol katlederek  Harpasos/Çoruh nehrine ulaştıklarını yazıyor.[11] Onların, Taokh’ların ve Khalyb’lerin memleketinden geçerek Çoruh nehrine ulaşmak için izledikleri yol Birinci Dünya Savaşı’nda, Erzurum’un kuzeyi ve Tortum bölgesinden ilerleyen Rus ordu kolunun Çoruh Nehri ve Bayburt Ovasına ulaşmak için izlediği yolla aynı yol olmalıdır. Bu durumda Khalyb’lerin memleketinin Serçeme Deresinin batı yanında kaldığını ve Onbinler’in Bayburt ovasına Çoruh nehrinin Masat Deresi kolunu izleye­rek ulaştığını söyleyebiliriz. Çünkü Ksenophon’un yazdıkları ile bu bölgenin coğraf­yası birbirine uyum göstermektedir. Gerek Ksenephon’un gerekse diğer kaynakların verdikleri bilgilere göre bölgede İskitler, Makronlar, Kolkhlar, Driller, Mossynoikler, Khalbyler, Tibarenler, Hellenler ve Heptakomenler gibi topluluklar yaşamaktaydılar.

İlkçağlarda bölgeyi hâkimiyeti altına almış olan Pers imparatorluğunun gü­cünün zirvesine çıktığı dönemlerde bölgeden vergi aldığını ve M.Ö. 480’de Yunanis­tan seferine çıkan Pers ordusunda bölgede yaşayan topluluklardan oluşan birlikler bulunduğunu biliyoruz.[12] Fakat Ksenophon’un bölgeden geçtiği MÖ. 401 yılında bölgedeki halkların hiç biri Pers imparatorluğuna bağlı değildi.

Orta Karadenizde Amasya, Kastamonu Sinop bölgesinde yerli halkın gü­cüyle bir Pers asilzadesi tarafından kurulmuş olan Pontos devleti de güçlü olduğu dönemlerde Ordu ve Giresun’un dağlık bölgelerinde yaşayan Tibarenler vd. toplu­lukları kendine bağlamış fakat Harşit Çayının doğusu ile Çoruh nehrinin denize dö­küldüğü yerin batısı arasında kalan bölgede yaşayan topluluklar üzerinde hakimiyet sağladığına ya da bölgeyi kontrolü altına aldığına dair tarihlerde herhangi bir kayıt yoktur. Bu dönemde Karadeniz’in doğu ve kuzey sahillerindeki Helen koloni şehirleri gibi Trabzon şehri de ticaretine serbestçe devam edebilmek için Pontos devletine vergi vermiştir.

Bütün Anadolu’yu Roma’ya karşı etrafında toplamış, 22 dil bilen ve Ana­dolu’nun yerli halklarından oluşan ordusundaki askerlere kendi dilleri ile hitap ede­bilen Büyük Mithridates V. bile Roma’nın önünden kaçıp, Doğu Anadolu’dan Kı­rım’a geçmek için Karadeniz’e ulaşmak isterken geçtiği bölgedeki topluluklardan geçiş izni alamamış onlarla çatışarak bölgeden geçmek zorunda kalmıştı.[13]

Anadoluya hakim olan Roma Doğu Pontos denilen bölgeyi başlangıçta Deitoros  (M.Ö. 64 – M.Ö. 40), Polemon gibi vasal krallarla yönetmeyi uygun bulmuştu. Fakat Part savaşlarında Trabzon, Roma’nın Doğu Anadolu’daki ordusunun önemli bir ikmal limanı olduğu için Nero (M.S. 54-68) zamanında Roma’ya bağlanmıştı (M.S. 64). Vespasianus (M.S. 69-79) zamanında ise bölgenin vasal krallarla yönetilmesi işleminden vazgeçilerek Roma İmparatorluğunun doğu hudutları Legionlar vasıtasıyla korunmaya ve askeri garnizonların yerleştiği bölge doğrudan Roma’dan atanmış yö­neticiler vasıtası ile idare edilmeye başlanmıştı.

Eski çağlardan bu yana birçok topluluk bölgeye yağma ya da sığınma ama­cıyla gelip yerleşmişti. Yeni gelen topluluklar kalabalık ve güçlü oldukları zaman bölgede daha önce yaşayan toplulukları bulundukları vadilerden ya komşu vadilere sığınmak ya da vadilerin iç ve yüksek kesimlerine çekilmek zorunda bırakmışlardır. Bazen sığındıkları vadilerdeki toplulukla karışmış yeni topluluklar meydana getir­mişlerdi. Fakat Roma’nın bölgede hakimiyeti ve yerleşmesinden sonra bu durum yavaş yavaş değişmeye, bir imparatorluk siyaseti ve gücü ile bölgedeki toplulukları şekillendirmeye başlamıştır. Artık bölgeye gelip yerleşmeler kavimlerin göç hareket­lerinin sonucu olarak değil de imparatorluğun uyguladığı doğu sınırlarını emniyet altına alma politikalarına göre şekillenmeye başlamıştı. Bu durum Roma/Bizans dö­neminde olduğu gibi Osmanlı dönemi için de söz konusudur.

İmparatorlukların güç zaafına uğradığı ve doğu hududunda istikrarın sağla­namadığı dönemlerde ise bölgeye yerleşmeler daha çok bağımsız grupların dağların derin vadilerine sığınması ve coğrafyanın da sağladığı imkanlarla bu dağlık bölgede sığınmak zorunda kaldıkları tehlikeden korunmaya çalışması şeklinde olmuştur. Yu­karıda saydığımız her iki nedenden dolayı kavimlerin göç, orduların sefer ya da büyük ticari yollarının üzerinde olmamasına rağmen çok sayıdaki grup tarih içinde bu böl­gede yerleşmiş ve çoğu kez burada bulunan gruplarla kaynaşarak yeni gruplar oluş­turmuşlardır. Tarihi kaynaklarda bu grupların gelip buralara yerleşmesine ait bilgi bulamazsak da bazen bir vadi ve vadiye yayılmış köyler, bir dağ, bir köy ya da yer ismi bazen de bir aile lakabı bize bu grupları tanıtır. Bu isimlerin yaygınlığı ise yerle­şen grubun kalabalık olmasının ötesinde idari bir gücün kontrolünde iskan ettirildikle­rini düşündürür.

Roma döneminde bölgede Roma hâkimiyetini sağlamak için sürdürülen ha­rekâtlar, Roma topraklarının doğudan Part’ların ve Karadeniz’in kuzeyindeki Got ve Hun gibi kavimlerin akınlarından korunmasına yönelik harekâtlar bölgenin nüfus yapısında değişikliklere neden olmuştur. Bu durum daha sonraki asırlarda İran’da yükselen Sasani’lerle (M.S. 3-7. yy) sürdürülen savaşlar da da devam etmişti.

Bölgenin asırlar boyu süren bir çekişme alanı halinde olması ile tahribat da büyük olmuş, bölgede yaşayan topluluklar bu durumdan hoşnutsuzluklarını sık sık yükselttiği isyanlarla dile getirmişti. Tarımsal kaynakların çok kısıtlı olduğu bölgede ve birkaç asırlık bir süreçte oluşmuş doğal bir denge içinde yaşayan toplulukların yıpranmasına, yer değiştirmesine, savaş, açlık ya da hastalıklar nedeni ile nüfuslarının azalmasına neden olmuştur.

Bu durum daha sonraki asırlarda da devam etmiş, zamanın iki dev gücü Roma/Bizans ile İran’ın asırlar süren çekişmesi ve daha sonraki asırlarda Müslüman Arapların akınları sadece Güneydoğu Karadeniz Bölgesinin değil Anadolu da yaşayan toplulukların da maddi ve manevi olarak çökmesine yok olmasına yol açmıştı. Ana­dolu’da topraklar ıssızlaşmış saldırılardan kaçan topluluklar sarp yerlere sığınırken hastalık ya da açlık nedeni ile kırılmış, buralara sığınan diğer gruplarla kaynaşarak yeni gruplar oluşturmuştu. İmparatorluğu yönetenler yıpratıcı savaşlar nedeni ile boşalan topraklara yeni gruplar yerleştirerek şenlendirme çalışmalarına girişmiş ve asırlar içinde Anadolu’nun nüfus yapısında büyük değişiklikler meydana gelmiştir.

İlk çağlarda Doğu Karadeniz bölgesinde yaşadıklarını bu döneme ait bilgi veren kaynaklardan tespit ettiğimiz toplulukların bir kısmına daha yakın döneme ait kaynaklarda rastlayamıyoruz. Bunun nedeni bu toplulukların daha yakın kaynaklarda farklı bir şekilde isimlendirilmiş olması ya da başka topluluklarla kaynaşarak daha değişik sahalara yayılmış ve yeni bir topluluk oluşturmuş olmalarıdır.

Bir kısmının ismi ise etnik bir grubun adlandırılmasının ötesinde geniş coğ­rafi bir bölgenin adlandırılması olarak karşımıza çıkıyor. Çoğu kez bir etnik grubun ismi ile adlandırılan coğrafi bölge başka topluluklar tarafından iskân edilmiş olsa bile bu adlandırma daha sonraki asırlarda da devam etmektedir. Bu da konuyu araştırmak isteyenlerin çok dikkatli olmasını gerektiren bir husustur. Çünkü tarihî kaynaklarda verilen bilgilerde anılan isimler çoğu kez etnik özelliklere işâret etmenin ötesinde coğrafi anlamlarla yüklüdür. Bu duruma en uygun örnek Trabzon bölgesinde yaşamış olan Can/Tzan/Sanni’lerdir.

Strabon’un “Ksenophon’un Makronlar diye bahsettiği halk” olarak tanımla­dığı Tzan/Canlar Arrianus’un verdiği bilgiye göre doğuda İyidere güneyinde Gümüş­hane/Canca ve Trabzon üçgeninde yaşamaktaydılar. Roma’nın Kappadokya valisi olan ve kendisine bağlı topraklarda bir teftiş ziyaretine çıkan Arrianus imparatora yazdığı mektubunda Satala (şimdi Kelkit’e bağlı Sadak Köyü) dan Trabzon’a geliş yolu üzerinde olan bölge halkı için şunları yazıyordu: “Ksenophon’un çok savaşcı ve Trabzonluların (Trabzon şehrinde yaşayan Helen kolonistlerin) düşmanı diye tabir ettiği Driller bence Tzannilerdir. Bu gün dahi son derece savaşcı ve Trabzonluların Can düşmanıdırlar. Silahla donatılmış yerlerde yaşıyorlar ve kralsız bir halk. Romalılara haraç veriyorlar. Kendilerini haydutculuğa verdikleri için haraç öde­meye zahmet etmiyorlar. Fakat şimdi eğer istenirse ya görevlerini yerine getirecekler ya da köklerini kurutacağız.”[14]

M.Ö. 400 yıllarında iki ayrı toplum olarak gördüğümüz Makron’lar ve Driller’in yaşadıkları bölge beş altı asır sonra Arrianus tarafından Tzan/Canların ya­şadığını bölge olarak tanımlanıyordu. Arrianus’un bu tanımlamayı yaparken dayan­dığı kriteri sadece Canların da Driller gibi Trabzon kentinde yaşayan ve bölgenin otokton halklarıyla bir alâkası olmayan Helen veya Romalı kolonistlerin can düşmanı olmaları değildir. Arrianus bu kanaatini yazarken belirtmese de biz onun Kappadokya valisi olarak çıktığı teftiş seyahatinde Satala’daki (bu gün Kelkit’e bağlı Sadak köyü) Roma legionundan Trabzon’a gelirken geçtiği bölgede edindiği izlenimlerinden de etkilenerek bu kanaate vardığını düşünüyoruz. Trabzon’un çevresindeki dağlık böl­gede yaşayan Canlar sürekli isyanlarla Romanın bölgedeki hâkimiyetine gölge dü­şürmüş ve Justinianos döneminde (527-565) ancak itaat altına alınabilmişlerdi.

Adlandırmalar sadece coğrafi bölgeye göre değil adlandırana göre de değişe­biliyordu. Nitekim 11. Yüzyılda Gürcü kaynakları Bayburt’un kuzeyini Chanet olarak adlandırırken İslâm ve Osmanlı kaynaklarında [15] Samsun’a kadar olan bölge Canik olarak geçiyordu. Nitekim 13.yy’da İbn Bibi El Evamirü’l-Ala’iye Fi’l-umuri’l-Ala’iye adlı eserinde 1230 yılında Sinop’u bir baskınla ele geçirmek isteyen Trabzon Kralı I. Andronikos (1222-1235) için Canik Hükümdarı/Caniti diye bahsediyordu.[16] Aynı dönem Bizans kaynakları ise Trabzon Krallarının Laz dükleri olarak kaydedi­yordu.

Yine bin üç yüz ellili yıllarda Trabzon krallarının Gümüşhane-Torul bölgesi­nin hâkimi olan Tzanites’lerin beyini devletinin hizmetine alabilmek ve ehilleştirip asimile edebilmek için Trabzon şehrine yerleştirdiğini reislerine ve aile mensuplarına idarî görevler verdiğini biliyoruz.[17] Aynı döneme Samsun-Ordu-Giresun bölgesin­deki Türkmen beylikleri ise Canik Beyleri olarak adlandırılmaktadır.[18] Samsun-Ordu bölgesindeki dağların ismi olarak karşımıza çıkan Canik Dağları, Osmanlının son asırlarında bugünkü Samsun-Ordu vilâyetlerini bir idarî birim olarak içine alan, Canik Sancağı adlandırmaları da bu dönemlerde kaynaklara geçen adlandırmalardan kalmıştır.

Tarihî bilgi veren kaynaklardan elde ettiğimiz bilgilerden ve bölgede Canlara işâret eden Canayer (şimdi Buzluca/Araklı), Zaniki (şimdi Yiğitözü /Araklı), Canca (eski Gümüşhane) gibi isimler bırakmış olmalarından hareketle Trabzon’un güneyine ve doğusuna düşen topraklarda, güneyde Maçka-Torul Gümüşhane doğu ve kuzeyde Of /Solaklı deresinin batı yakasından itibaren Sürmene-Yomra bölgesi olarak sınırla­rını çizdiğimiz coğrafyada yaşadıklarını tespit ettiğimiz Canların çok daha batıda Samsun bölgesine isimlerini vermelerini [19] yukarıdaki kaynaklarda yer alan bilgiler­den hareketle açıklamamız oldukça zor görünmektedir. Bazı araştırmacılar Canlar daha sonraki asırlarda batıya doğru hareket etmiştir gibi bir açıklama getirmeye ça­lışmaktaysa da bunun tarihi gerçeklerle ne kadar uyuştuğu tartışmalıdır.

Canlarla ilgili söylediklerimizi Laz adlandırması için de söyleyebiliriz. Bi­zans kaynaklarının Karadeniz’in güney doğu sahillerini Laz olarak adlandırması adı geçen bölgede yaşayan halkın Laz kökenli olduğunu belirten etnik menşeye işâret eden bir adlandırma değil, sadece coğrafi bir adlandırmadır. Prokopius’un Lazika Krallığı olarak adlandırdığı devlet de bugün Türkiye’nin Kuzey doğu sahillerinde Rize’nin ve Artvin’in sahile yakın bazı köylerinde yaşayan ve Lazca denilen bir dil konuşan Laz’ların (yakın çevrelerinin adlandırmalarına göre Mohti Laz’ların) değil, Krallığın kurulduğu topraklarda bir miktar Mohti Laz (ya da Türkiye’de yaşayan Lazlarla aynı etnik guruba dahil Laz) yaşamasına rağmen Megrel’lerin Krallığıdır. Nitekim Bizans kaynaklarında Lazika olarak geçen bu krallıktan Gürcü kaynaklarında Egrisi/Megrel Krallığı olarak bahsedilir.[20] Ayrıca Lazika Krallığının sınırları hiç bir zaman bugünkü Rize ve Artvin ilimizin topraklarına kadar uzanmamış bu topraklar Roma hudutları içinde kalmıştır.

Seyyah ya da tarihçilerin dışarıdan bölgeye işâret eden açıklamalarında bölge için kullandıkları etnik kökten gelen adlandırmanın bölgenin etnik yapısını açıklama­mız için yetersiz bazen de yanıltıcı olduğu şüphesizdir. Bu nedenle biz bu çalışma­mızda daha yakın dönemlerde bölgeye gelip yerleşmiş ya da çoğu zaman yerleştiril­miş gruplara ait bilgileri bu açıdan sorgulamayı tercih ediyoruz. Bunu yaparken de kaynaklarda geçen yer isimlerini haritada işâretlemeyi ve anlatılan bilgileri işâretlenen bu yerin etrafına yerleştirmeyi uygun bulduk. Bir de kaynaklarda açıkca belirtilmeme­sine rağmen bölgede iskân etmiş guruplar var ki bunların varlığını da yine bu toplu­luklara işâret eden yer isimlerinden tesbit edebiliyoruz. Bölgede iskân etmiş toplu­lukları tesbit ederken yararlandığımız bir diger kaynak ise geçmiş dönemlerde ve günümüzde kullanılan akraba isimleridir. Mikro seviyedeki bu verilerden hareketle makro seviyede önümüze konulmuş olan görüşleri sorgulama ve gerçeğe daha fazla yaklaşma şansı elde edeceğimiz şüphesizdir.

Roma hâkimiyetinin sağlanmasından sonra bölgenin etnik ve idarî yapısı hakkında bilgi elde ettiğimiz en önemli kaynak Roma’nın Kappadokya valisi olan Arrianus’un Periplo adlı eseridir. Arrianus, Trabzon’dan deniz yolu ile doğuya doğru olan seyahatinde bu gün Araklı ilçesinin kenarında bulunan İssiporto/Hyssus limen /Araklı limanından ismini alan İssonehri/Karadere’den 90 stadion (yaklaşık 17 km) Of nehri/Solaklı deresine işâret eder ve bu nehrin Colchi’lerin memleketini Tiannica’dan ayırdığını belirtir.[21]

Rize’nin doğusuna düşen topraklarda Machelon’lar ve Eniochiler’in bulun­duğundan bahseden Arrianus, Eniochilerin Kralı olan Anchilo’nun Sarayının Atina’dan (bu gün Pazar ilçesi) 40 stadion (yaklaşık 7.600 m) uzaklıktaki Pritani’de olduğunu kaydeder.[22] Bu ifade öncelikle bize Machelon’ların Rize bölgesinde Eniochi’lerin ise Pazarın doğusunda yaşadıklarını açıklar. Bu durumda da Einochi’lerin Kralının otur­duğu yer olan Pritani’nin neresi olduğu sorusuna cevap aramak durumundayız, ki onun verdiği bilgilere göre Pritani’nin Furtuna Deresi yakınlarında olması gerekiyor. Çünkü Arrianus bu isimi Trabzon dan doğuya doğru olan seyahatinde deltalarından geçtiği nehirleri sıralarken de veriyor. Pritani’nin aynı zamanda nehre ismini veren bir yerleşim yeri olduğu şüphesiz ve bu yerin Furtuna Deresi’nin denize kavuştuğu yerin batısındaki platonun üzerinde olması kuvvetle muhtemeldir. Bu platonun Eskitrabzon (şimdi Pazar / Hamidiye köyü) ismini taşıması ve günümüzde bile Trabzon’un eski­den burada kurulduğuna dair söylencenin yaygın olması bu yeri ilginç kılan bir başka nedendir.

Arrianus doğuya doğru seyahatinde önce Kralları Farsmane olan Zidriti’leri, Zidriti’lerden sonra Hadrianus tarafından atanan vasal Kral Malassa tarafından yöne­tilen Lazları, Lazlarla komşu olan ve Hadrianus’un babası sayesinde vasal Kral ya­pılmış olan Giuliano tarafından yönetilen Apsili’ler, Apsili’lere yakın ve Hadria-nus’un atadığı Vasal Kral Resmaga tarafından yönetilen Abaschi’ler, Abaschi’lerden sonra da Krallığın Hadrianus’a borçlu olan Spadaga tarafından yönetilen Sanigileri sayar ve Sebastopolis şehrinin Sannigi’lerin toprağında olduğunu belirtir.[23]

Roma vasal krallarla yönetilen bu bölgenin kontrolünü Karadeniz sahilindeki Hyssus, Apsaros, Fasi/Poti, Sohum ve Pitsunda kalelerindeki garnizonları ile sağlı­yor [24] ve başlangıçta bu beyliklerden vergi ve asker alıyordu. Askerî destek vermek yükümlülüğü zaman zaman Kuzey Kafkasya’dan Roma topraklarına yapılacak olan akınların önünü kesmek şeklinde oluyor ya da İran ordusu ile yapılan savaşlarda Roma ordusuna yardımcı birlikler vermeye dönüşüyordu. Bu beylikler bazen kendi aralarında bazen de bir ikisi birleşerek işgalci Roma’ya karşı mücadele ediyorlardı.[25] Bu mücadelede Rion nehri civarında oturan ve Bizans kaynaklarının bazen Lazlar olarak andığı Megrel’ler diğer beyliklere üstünlük sağlayarak Roma ve Bizanslıların Lazika, Gürcülerin ise Egrisi=Megrel dedikleri krallığı kurdular. Megrel’ler bu gün Rize’nin Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi ve Artvin’in Hopa ve Borçka ilçesinde bazı köylerde yaşayan Mohti Laz’lardan farklı bir dil konuşan ve farklı gelenekleri olan bir toplumdur .

Bizans-İran çekişmeleri arasında sıkışan ve kralları Roma tarafından taç giydirilen Lazika/Egrisi=Megrel krallığı 4. ve 5. yy’da Roma ile iyi ilişkiler içindeydi. Romalılar da bu ülke ile kendileri açısından çok kârlı bir ticaret yürütüyorlardı. Bu durum Justinianos (527-565) zamanına kadar sürdü. Justinianus, imparatorluğun resto­rasyonu çalışmalarında sahildeki kalelerden başka iç kesimlere ulaşımın kontrol edi­lebileceği bir nokta olan Petra’da bir kale inşa ederek bölgedeki en büyük Roma gar­nizonunu buraya yerleştirdi. Petra’nın valisi Tsibe ve diğer yöneticileri ticarete tekel koyarak bölge halkını soymaya başlamıştı. Bu durumdan sıkıntıya düşen halk ve yöneticiler İran’dan destek alıp, Romalıları ülkelerinden kovmaya karar verdiler. Fakat yardıma gelen İranlılar da Romalıları aratmadılar. İranlıların bölgeye kalıcı olarak yerleşmek için uğraştığını anlayan bölge halkı sonunda tekrar Romalılardan yardım istediler. Bölge Romalılarla İranlılar arasında bir çekişme alanı haline gelmişti.[26] Bu çekişmede bölge halkı bazen iki yabancı güçten birine destek vererek diğerini ceza­landırmak istiyor, bazen de bölgedeki halklardan bir kısmı İran’ı bir kısmı da Roma­lıları destekliyordu.

Justinianos bölgedeki hâkimiyetini Hıristiyanlık yoluyla pekiştirmek istedi­ğinden bölgedeki halkların Hıristiyanlaştırılması çalışmalarına başlamış ve halklarının çoğunluğu ile yöneticiler Hıristiyanlığa sokulmuştu. Trabzon’un doğusuna düşen topraklarda, Lazika olarak adlandırılan Rion Nehri civarında, Abhazya’da ve Gürcis­tan da Hıristiyanlık 4. yy’dan itibaren yayılmaya başlamıştı.[27] Bölgede bu dönem­lerde kurulan ve bir çoğu yerel mezhepleri temsil eden bu eski kiliseler, İran’ın böl­gede hâkimiyet kazandığı dönemlerde Zerdüşt dinini yerleştirme çabaları ve bölge halklarının geleneksel Putpereslik dini kurumlarının mücadelesi ile tahrip edilmişti. 6. Yy’da Justinianos’un bölge halklarını daha itaatli ve bağımlı hale getirmek için böl­gedeki Roma garnizonlarının ve vasal kırallarla yapılan bağlaşıklık anlaşmalarının yanı sıra Hıristiyanlığı devreye sokması [28] ile bölgede kurulan yeni kiliseler ve pisko­posluklar İstanbul’da bulunan patrikliğe bağlanmıştı. Böylece kilise ve İncil’in ve daha sonra devletin dili olan Yunanca Roma gücüyle yayılmaya başladığı için kilise­ler Rum kilisesi ve kilisenin dili olan Yunanca’da yerli dillerden birçok kelime ile zenginleşerek Rumca olarak anılmaya başlanmıştı.

Gürcistan da geleneksel putperestlik dini ve bu dinin Kurumi [29] denen ra­hipleri iyi örgütlenmiş, zengin ve itibarlı bir mevkie sahip olduğu için Hıristiyanlık da kısa sürede zengin kiliselere sahip olmuş, Yunanca’nın etkisinden kurtulmuş ve İncili Gürcü alfabesi ile Gürcüce’ye çevirerek Bizans’dan bağımsız Gürcü kilisesi organize edilmişti.[30] Daha sonraki asırlarda Abhaz kilisesi de Bizans’daki Ortodoks Patrikha­neden ayrılıp, Gürcü Patrikliğine bağlanmış ve Abhaz Krallığı 10. yy ikinci yarısı ile 11. yy başlarında Bizans’ın bölgede dayandığı en büyük güç olan Rum Piskoposlukla­rını kapatılarak bölgede yeni Gürcü kilisesine bağlı piskoposluklar kurulmuştur[31]. Bu durum Karadeniz’in doğu sahillerinde Gürcü dili ve kültürünün yayılmasına yol aç­mıştır.

Çoruh nehrinin denize döküldüğü yerin batısında kalan bölge doğrudan Roma ve Bizans’ın legionlarla korunan sınırları içinde kaldığı için bu gelişmelerden etkilenmemiş, hududa yakın bölgede yoğun olarak yaşayan Mohti Laz’lar dillerini koruyabilirken, daha batıya doğru olan bölgede yaşayan Lazlar, Canlar ve diğer top­luluklar asırlara sarkan Hıristiyanlaşma süreci içinde ve onuncu yüzyıldan sonra başlayan bir süreçte papazlar tarafından “İncil’in dili dışında bir dilde konuşulan her kelime cehenneme gitmek için işlenen bir günah olarak hesaplanacaktır” şeklinde telkinleri ile kendi dillerini unutmaya, devletin ve bağlı oldukları kilisenin dili olan Yunancayı konuşmaya zorlanmış, özellikle bölgedeki sahil şehirlerinde ve giderek köylerde yerel dillerinden de etkilenmiş bir Yunanca konuşulmaya başlanmıştır. Bu tür uygulamalar Bizans’ın millî siyaseti idi ve bu siyaset sadece halkların dillerini değil, eski dinlerine ait inanç ve kültürlerini, Hıristiyanlığın yerel mezheplerini hatta çeşitli dönemlerde dağlık bölgenin kuzeye bakan vadilerine sığınmak zorunda kalan Ermeni inancına sahip küçük gurupları da hedef almış ve onların da Ortodoks pota­sında eritilip kilise etrafında yeniden şekillenmeleri sağlanmıştır.

Kafkasya’nın güneyinde olaylar bu şekilde gelişirken Karadeniz’in ve Kaf­kasya’nın kuzeyinde ise 4.yy da Hun’lar hakim unsurdu.[32] 375 yılında Azak Denizi­nin batısında görülmeye başlayan Hunlar M.S. 378 yılında Karadeniz’in kuzeyinden batıya doğru ilerleyip, Tunayı geçti ve 404 yılında Trakyadaki Roma topraklarını istila ettiler.[33] Doğuda kalanlar ise M.S. 395-98 yıllarında da Kafkas geçitlerini aşarak Anadolu’ya girdi ve Bizans eyaletlerine saldırdılar. Erzurum Karasu bölgesinden Fırat’ı geçerek Malatya üzerinden Antakya ya ulaşan ve Antakyayı alan Hun akıncıla­rının başında Başik ve Kursik adlı iki kumandan vardı.[34] Bir kısmı Suriye’yi geçip Filistin’e kadar inen ve Ankaraya yönelip tekrar Kafkasya ya yönelen Hunların bu seferi [35] bazı tarihçiler tarafından Türklerin Anadolu’ya ilk girişi olarak açıklanır.[36] M.S. 5. yy başlarında Kartli/Gürcüler Bizans’a karşı M.S. 370-470 arasında Kaf­kasya’nın ve Karadeniz’in kuzeyine hakim olan Hun’lardan yardım almış ve Hun askerlerinden oluşan orduları ile Romalıları ülkelerinden çıkartmak için karşı taarruza geçmişlerdi.[37]

Batı’da ise Bizans 395 yılında Tuna civarındaki Hunları Hıristiyan yapmak için rahipler göndermeye başlamıştı.[38] 523 Yılında bu çabaların sonuca ulaştığını, İncilin Hun diline çevrildiğini, bazı Hun guruplarının Hıristiyan olmaya ve Bizans ordusunda görev almaya başladığının görüyoruz.

400 yılları civarında Balkas ve Aral gölleri yöresindeki steplerde egemenlik kuran Juanjuan/Uar-Hun/Avlar’lar tarafından bulundukları Turfan vahasından 450’de batıya sürülen Sabir Türkleri de Altay-Ural dağları arasındaki düzlükte yaşayan Hun’ların arkasından bu bölgeye gelmiş olan Ogur Türklerini orta Volga bölgesine kadar batıya doğru atmıştı.[39] Teşkilâtlı ve yüksek bir savaş tekniğine sahip olan Sabir’lerin karşısında tutunamayan ve 463’den sonra Karadeniz’in kuzeyinde görünen Ogurlar, Kafkasyanın kuzeyinde yaşayan tüm halkları egemenlikleri altına almıştı. 466’da Kafkasya üzerinden İran’a sefere çıkan ve Kuzey Doğu Anadoluya giren Ogur guruplarının yönetici boyu Sarogurlardı.[40]

465-66 senesinde Bizans’a elçi gönderen Onogurlar Bizans la ittifak sağla­mış ve 482’de Bizans imparatoru Zenon Ogurlardan Doğu Gotlarına karşı yardım istemişti.[41] Bir kısmı tarihlerde göç ederek Karadeniz’in kuzeyi ile Doğu Avrupa’nın bir çok bölgesine yerleşmeye başlayan Ogurların arası daha sonra Bizansla arası açıl­mış ve 499’da Ogurlar Trakyaya sefer düzenlemişlerdi

Bu dönemde Onogur [42], Saragur/Sarıogur, Uturgur/30 Ogur, Kuturgur/9 Ogur kavimleri Kafkasların kuzeyindeki Hun bakiyeleri ile karışmışlar, bu karışma­dan 482 yılında Bulgarlar (Bulgamak fiilinden karma, karışık, melez anlamında) adı meydana çıkmıştı.[43] Aralarında Bulgarların da bulunduğu bir kısım Onogur boyu ise çok daha sonraları M.S. 680’lerde bugünkü Bulgaristan bölgesine yerleşecekti.[44]

Hunlar, Uygurlar ve Avrupa Avarları Türklerin konuştuğu Türki dili konu­şurken Bulgarlar bu gün Türkçe’nin Çuvaş koluna ait Türki dili konuşuyordu. Arasın­daki fark birinci kolun “ z ” sesi çıkardıkları yerde ikinci kolun “ r ” sesi kullanması­dır.[45]

Onogur’ların terk ettiği bölgeye gelen ve bölgede yarım yüzyıl kadar hakim olan Sabirler/Savir/ Zavir /Subar/Suvar /Sabarlar [46] daha sonra Kafkasya-Don-Volga üçgeninde görünmüş ve 515/516 yıllarında Kafkasları geçerek Anadolu içlerine Kay­seri Konya ve Ankara bölgelerine kadar uzanan akınlarda bulunmuştu. Bu olay da bazı tarihçilerimiz tarafından Türklerin Anadoluya ikinci girişi olarak tanımlanır ve Ağaçeriler [47] gibi bazı Türk unsurlarının bu akınlarda Anadoluya yerleştiği belirtilir. Bu sefer esnasında Bizans’la temasa geçen ve 527’de Perslere karşı Bizansla ittifak kuran Sabirler daha sonraki yıllarda kâh Bizans’ın kâh Perslerin tarafında yer alır.[48] Bu durum 558’de Avarların karşısında kesin bir mağlûbiyete uğramalarına kadar böyle devam etmiştir.

Lazika ya da Egrisi denilen krallığın Bizans ile İran arasında çekişme alanı olduğu 6.yy da [49] Karadeniz’in ve Kafkasya’nın kuzeyindeki Türk kavimlerinden derlenen askerler de önemli rol oynamıştır. 555 yılında 60.000 kişilik bir ordu ile Lazika/Egrisiye yürüyen Sasani’leri orada Bizans, Megrel, Abhazların yanı sıra Hun ve Sabir’lerden oluşan birleşik bir ordu beklemekteydi.[50] Ayrıca Megrelistan ile Leçkhumi sınırında Onoguris [51] adlı bir kale bulunması da daha önce Onogur’ların da bu sahada etkinlikler gösterdiğine işaret etmektedir.

Orta Asya’da eski tebaaları olan Göktürklerin M.S. 552’de isyan ederek üç yıl içinde tüm ordularını yok edip batıya sürdüğü Avar/ Uar-Hun /Juanjuanların [52] baş­lattığı üçüncü göç dalgası Sabir’lerin bulundukları bölgedeki hakimiyetlerine son vermişti. Sabir’lerin bir kısmı Macarların bir kısmı da Hazarların arasına karışırken Göktürklerin baskısı ile sıkışık bir durumda kalan Avar’lar da göç yollarında karşılaş­tıkları pek çok kavimleri de birlikte sürüklediler. Avarların gerçek kimliğini bilmeyen Bizans tarihçileri Avarların önünde giden kavimlerine Sahte Avar adını vermişti.[53] Göktürklerin sıkıştırması ile harekete geçen diğer Türk kavimleri ile birlikte kendi boy birliklerini kuran Avar’lar Karadeniz’in kuzeyinde Volga nehrinin doğusuna gelmiş ve Bizans’la temasa geçmişlerdi.[54] Bu sırada Bizans imparatoru Justinianos Kutigurlara karşı Utigurları kazanmak için çaba gösteriyordu.

 558 Yılında Kandiş adlı bir Avar soylusunun başkanlığında ki Avar heyeti Alanlar ve Lazik yöneticilerden izin alarak Kafkasya’dan geçti ve Karadeniz üzerin­den Bizans’a geldi.[55] Avar heyetine başkanlık eden Kandiş ismini ya bir Avar boyu olan Kandiş’den [56] almış ya da Bizans kaynakları onu kendi adı ile değil mensup olduğu boyun adı ile kaydetmişti.

Örgüler halinde omuzlarına sarkan saçları Hun’lara benzeyen giysileri ile Bi­zans halkı tarafından ilgi ve merakla seyredilen Avar Heyeti Justinianos’un huzuruna çıkarak hediyeler sundu ve işbirliği önerdi. Justinianos’la Bizans’ı kuzey de barbarla­rının akınlarından korumak üzere anlaşan Avar elçileri ayrıca bu iş için Bizans’tan yıllık vergi de alacaklardı. İstanbul’dan ayrılırken imparatorun muhafızlarından Valentinus da onlarla birlikte Avar ordugâhının bulunduğu Kafkas Dağlarının etekle­rindeki yere gitmiş.[57] Bizans’ın düşmanı olan ülkelere saldırmaları konusunda an­laşma şartlarını Avar Kağanına onaylatmıştı.

Bizans’la işbirliği içine giren Avlarların Bizans Kıralının teşviki ile Utigurları, Zalları, Sabirleri mağlup etmiş, Antların ülkesini yağmalamışlardı. Bir kısmı arkalarından gelen Göktürklerin baskısından kurtulmak için Karadeniz’in kuze­yinden batıya sarkarak Polonya ve Almanya’nın ortalarına kadar ilerlemiş 562 yılında aşağı Tuna havzasına yerleşerek Bizans’la komşu olmuş ve elçi göndermişlerdi.[58] Bizans İmparatoru II.Justinianos (565-578) Avlar’lara ödemesi gereken vergiyi öde­meyi reddedince Bizans’a saldıran Avarlar’lar Trakya ya kadar gelmişler[59], geçtikleri bölgedeki Slav ve Bulgar Türklerine bağlı oymaklarla da savaşmış onları yenerek buyrukları altına almıştı.

Bizans’la yüzyıllar süren bir savaşa başlayan Avarlar’ın bir kısım bakiyesi de Kafkasyanın kuzey bölgesinde kalmıştı. Avar’lar üzerinde çalışmış alimler Kaf­kaslardaki Avar bakiyesinden [60] günümüze Dağıstan Avarlarının kalabildiği belirtir­ken diğerlerinin Kafkasları yerli halkları arasında çok çabuk eridiklerini kaydederler. Bizas İmparatoru Justin II, 577 yılında İranla savaşmak üzere Avarlardan bir bölü­ğünü maiyetine almış ve Anadoluya geçirerek doğu hududuna yerleştirmiştir. 620 senesinde ise Heraclios İran’a karşı savaşmak üzere Avarlar’la anlaşmış ve Doğu hududuna sevk etmişti.[61] Biz bu çalışmamız çerçevesinde Doğu Karadeniz bölgesinde Uar-Hun/ Juanjuan/ Avarlar’dan iki boyun izini tespit edebildik. Bunlardan birisi Kandiş diğeri ise Zavul boyudur[62].

Avar’ların Avrupa’ya geçmesinden yaklaşık on yıl sonra 567 de bölgede batı Göktürk orduları görülmüştü. Kafkasya’nın kuzeyinde yaşayan kavimleri itaat altına alan Göktürkler bölgede Ogur, Sabir ve Onogur boylarından Hazar boy birliğini kur­muşlardı.[63] Ogur hükümdarı artık Göktürk hakanının adına Hazarları yönetiyordu.

 Kafkasların Kuzeyinden Karadeniz’e ulaşan Göktürkler de Bizans’la temasa geçmiş 568’de Karadeniz üzerinden Bizans’a elçiler göndererek Bizans’tan öncelikle önlerinden kaçan Avar’larla olan ittifaktan vaz geçilmesini istemişlerdi.[64] Daha sonra Bizans’a ulaşan elçileri ise özellikle ipekten dokunmuş hediyeler sunduktan sonra İran’a karşı işbirliği, İran tarafından kesilen tarihi ipek yolu ticaretinin Hazar Denizi­nin kuzeyi ve Karadeniz üzerinden bir yolla yeniden canlandırılması gibi çeşitli öne­riler içeren mektuplar sunmuştu. Bizans kaynakları 569 yılında değişik dönemlerde gelen ve Bizans sarayı ile anlaşmalar imzalayan elçilerden 106’sının ülkelerine dön­mek için aynı günde İstanbul’dan ayrıldığını belirtir.[65] Bu heyette ayrıca Türklerin ülkesine giden ve Göktürklerle birlikte iki yıl kalan Zemarchos adlı Bizans elçisi de bulunuyordu.[66]

Önce Hun’ların egemenliği altında yaşayan Hazarlar daha sonra Göktürkle­rin ve Batı Göktürk Kağanlığının egemenliği altında etkinliklerini sürdürmüş ve 7. yy’da müstakil bir devlet olarak ortaya çıkmışlardı. Tarihçiler Hazarların, hakim olduk­ları coğrafya da müttefikleri olan Bizans’ı yüzyıllar boyu kuzey steplerinden gelen barbarların, Viking’lerin ve Rusların saldırılarından koruyan bir tampon görevi gör­düğü, Kafkaslara hakim olup, Bizans’ın amansız düşmanı Sasani İmparatorluğunun yıkılmasını temin ettiğini, Arapların ilerlemesini durdurarak Doğu Avrupa’yı Karade­niz’in kuzeyinden gelecek olan Müslüman istilasından koruyarak tarihe yön verdikleri konusunda ittifak halindedirler.

Anadolu’yu ve başkentini Sasani’lerin elinden kurtarmak üzere 622 ve 627 arasında İran üzerine üç sefer düzenleyen Bizans İmparatoru Heraclius (610-641) Hazarlarla temasa geçmiş ve 627-628 de Hazar Hakanı Ziebel/Zebu (y a da Çebi Han) ile görüşerek ona kızı Eudocia’yı vermeyi vaat ederek aldığı destekle bu savaştan galip çıkmıştı.[67] Bizans’ın müttefiki olarak 40.000 kişilik bir ordu ile İran’a saldırılar dü­zenleyen Hazarlar, bu seferleri ile Sasani’lerin yıkılmasına neden olmuştu. Bryer ve Winfield Heraclius’un 627-28 kışını Karadere’nin batısında ve Araklı burnunun sır­tında ki Sousormanıa/Sürmene (şimdi Canayer/Buzluca) kalesinde geçirdiğini, Lazika’dan gemilerle gelen Hazar Hakanı Ziebel/ Zebu/Çebi Han’la burada görüştü­ğünü belirtirken İyidere’nin denize döküldüğü yerin hemen doğusundaki Hazar yer isminin bu olayla ilgili olduğu kanaatindedirler.[68] Aynı bölgede Of ilçesine bağlı Hazerkozan (şimdi İkidere) köyü vardır. Ayrıca Araklı ya bağlı Ayvadere (Aho) kö­yünün bir mahallesinin adı da Hazer dir. Ayrıca Of’daki Eşkenaz /İşkenaz/Aşkenaz (şimdi Kirazköy) köy isminin de Hazarlarla ilgili olduğunu sanıyoruz.

Çağın üç büyük imparatorluğundan biri olan Hazarlar aynı şekilde Müslüman Arapları da durdurarak Bizans’ı ve Hıristiyan dünyasını kurtarmıştır.[69] Bu olaylardan sonra Hazarlar Bizans sarayını etkilemiş Bizans İmparatoru V.Kostantinos (741-775) bir Hazar Prensi ile evlenmiş ve bu evlilikten doğan oğlu IV.Leon / Hazar Leon (775-780) daha sonra tahta çıkmıştır.[70] M.S. 740’da Hazar Kağanının ve Ko­mutanlarının Yahudi dinine girerek bu dini Hazarların resmî dini haline getirmesi[71] bu tarihten sonradır. Döneme ait bilgi veren tarihçileri hayrete düşüren bu olayla Hazarlar Hıristiyan ve İslâm dini temsilcilerinin asimilasyon çalışmalarına karşı kitabi dinlerin üçüncüsü ve en eskisinin benimseyerek kendi kimliklerini korumak istemiş­lerdir.

Kafkasya’nın kuzeyindeki bozkırlarda yaşayan Sabir’ler, Saragur’lar, Samandar’lar, Balancar’lar gibi kabileleri hâkimiyetleri altına alarak [72] Hazar kimliği içinde eriten Hazarlara karşı direnebilenler o tarihlerde oldukça güçlü olan Bulgar Türkleri idi.[73] 641 yılında Bulgarları yenen Hazarlar onları ikiye ayırmış; bir bölümü batıya göçüp Tuna Boylarına yerleşirken, bir bölümü de kuzeydoğuya Volga boyla­rına çıkarak Hazar egemenliği altında yaşamaya başlamışlardı.[74] Tuna boylarına yerleşen Bulgarlar burada Islav kitleleri ile birleşerek Bizans ile mücadeleye girişmiş ve devletlerini kurmuştu.

Bizans ordusu tarafından 530 da mağlup edilen Bulgar Türklerinden bir kısmı Anadolu’ya geçirilmiş, Trabzon [75], Çoruh, Yukarı Fırat ve Doğu Karadeniz bölgesindeki garnizonlara asker olarak yerleştirilmiştir.[76] Fatih’in Trabzon’u almak üzere gelirken aştığı Bulgar Dağının ismi bu zamandan kalmıştır. Bizans’ın bundan iki asır sonra 755’de Müslüman Araplarla savaşmak üzere Tohma ve Ceyhan bölgele­rine ikinci bir Bulgar Türk’ü iskân eden Bizans’ın ileriki asırlarda da Hıristiyanlaştıra­rak askeri hizmete aldığı Bulgarları Kappadokya bölgesine yerleştirdiğini [77] ve 1X. yy’a kadar Balkanlarda kalan Bulgar Türklerinin Slavlaşmasının tamamlandığını biliyo­ruz.[78]

M.S. 7. yüzyılın ortalarından 9. yüzyıla kadar Hazar İmparatorluğuna bağlı olarak yaşayan ve Hazarlar adına Slavlar, Finler ve bulundukları bölgenin kuzeyinde kalan kabilelerden vergi alan [79] Onogurların bir boyu olan Macarlar [80], Oğuzların baskısı ile harekete geçen Peçeneklerin saldırısına uğramış ve batıya kaymışlardı. VI.yüzyılın başlangıcında Sabir’lerin yayılışı esnasında Sabir boy birliğine tabi olan ve 830 da büyük kısmı Don ile Dinyeper nehirleri arasında yerleşen Macarlar, Bul­garları yerinden sürmüş fakat arkalarından devam eden saldırılar nedeniyle 896’da Karpatlar’ı aşarak bu günkü vatanlarına göçmüşlerdi.[81] Macar halkı Hunlarla aynı soydan geldiklerini kabul ettikleri gibi batı ve Bizans kaynakları da Macarlar’dan Ungi-Huni olarak bahseder.[82]

Ural dağlarının güneyindeki anayurtlarından Sabirler tarafından sürülen Ma­carlar 460-65 yılarında Karadenizin kuzeyindeki topraklara inmişler, Kafkas Dağları ile Kuban nehri arasındaki bölgelerde Onogur, Utigur ve Bulgarlarla birlikte 830’lara kadar yaşamışlardı. Bu günkü yurtlarına göçtükleri zaman Hazarların kendilerine verdiği Kral (Arpad sülalesi) yönetiminde [83] aralarına karışmış Hazar Peçenek, Ku­man boyları ile güçlü bir devlet kuran Macarlar daha sonra Katolik misyonerlerin faaliyetleri ile Katolik Hıristiyan olmuş fakat Macar kimliklerini muhafaza etmişlerdi. Komşuları olan Tuna Bulgarları ise kurdukları devlete adlarını verirken Ortodoks Hıristiyanlığı kabul edip tebası olan slav kitleleri arasında erimiş Slavlaşıp IX. yy’da millî kimlikleri ile Türkçe olan dillerini kaybetmişti.

Hazarlardan bahseden Türk kaynakları onları Kasar diye anar. Ayrıca Uy­gurlar arasında Kasar adlı bir boy bulunur. Batıya çekilen Macarlara bazı Hazar boy­larının ya da Kasar boyunun katılmış olduğunu görüyoruz.[84] Hazar Devleti içinde çıkan isyana katılan ve Macarlarla birlikte Macaristan’a yerleşen boylar arasında Kasarlardan başka Kabar boyu [85] ve eski Türk Kaliz kavminin kalıntıları da bulunu­yordu.[86] İyi birer asker ve iyi bir tüccar olmaları ile tanınan Kaliz Türklerinin de bir kısmı güney Macaristan’a yerleşmiştir. Kasarları, Kabarları ve Kalisleri Macarlarla beraber sadece Doğu Avrupa da değil Doğu Karadeniz Bölgesinde de görürüz.

Bizans kuzeyden gelebilecek saldırıları Hazar Krallığı ile işbirliği sayesinde göğüsleyebiliyordu. Fakat Peçeneklerin Hazar Krallığının batı topraklarında faaliyet gösterip Macarları batıya sürmesi Bizans’ın savunma kalkanının delinmesine yol açmıştı. 860 yılında iki yüz kadar gemiyle Dinyeper’den aşağı inen Ruslar Karade­niz’i geçmiş boğazın kıyılarındaki manastır ve köyleri yağmalayarak Bizans’ı kuşat­mış sonra da geri çekilmişlerdi.[87]

Bizans kuzeyli kabilelerden ve Ruslardan korunmak için onlarla ilişkilerini geliştirmeyi uygun gördü. Bir dizi savaş ve barıştan sonra onlardan paralı askerler alarak ilişkilerini geliştirdi. Fakat onlar üzerinde daha fazla kontrol sağlamanın tek yolu onları Hıristiyanlaştırmak ve Bizans’ın dini nüfus alanının içine almaktı. Daha önce Hazarları Hıristiyan yapmak için görevlendirilen misyoner Aziz Kril (St.Cyril) bu defa Rusları Hıristiyanlaştırmak için görevlendirilmişti.[88] Balkanlardaki Slavları Hıristiyanlaştırarak slavların azizi olan Aziz Kril, Hazarlar üzerinde pek etkili ola­mamıştı.[89] Çünkü Hazarlar Yahudi dinine girmişti. Hazarları konu alan araştırmacılar İslâm ve Hıristiyan dünyası arasındaki İmparatorluklarını bu iki eritici güç arasında muhafaza edebilmek için Hazarların Yahudi dinini seçtikleri konusunda hem fikirdir­ler. Slavların havarisi ve Rusların kullandığı Kril Alfabesinin mucidi olan Aziz Kril’in başlattığı çalışmalar bir asır içinde tam neticeye ulaşmış ve Rusların tamamına yakını Ortodoks Hıristiyanlığı benimsemişlerdi.

Tuna Bulgarları ile birleşerek Macarların üzerine sefer yapan ve daha sonra birbirleri ile anlaşamayan ve iki gruba bölünen Peçeneklerin ilk grubu 1050’lerde Tunayı geçti ve Bizans’a sığınarak Hıristiyan oldular. 1071’de Malazgirt meydan muharebesinde Bizans ordusunda bulunan Hıristiyanlaşmış Peçenek ve Uz birlikleri­nin bir kısmı, dilleri ve kıyafetleri kendileri gibi Oğuz soyu Selçuklu ordusunu gö­rünce Bizans saflarını terk ederek Selçuklu saflarına katılmıştı.[90] 1091’de İzmir Beyi Çaka Bey’in Avrupa taraflarındaki Peçeneklerle temasa geçerek ittifak sağlaması ve Peçeneklerin Bizans üzerine yürümesi [91] esnasında, iki asır önce Bulgarları Macarlara daha sonra da Macarları Peçeneklere kırdıran Bizans yine aynı siyaseti devreye soka­rak Kumanları yardıma çağırdı. Edirne yakınlarında Peçeneklere öldürücü bir darbe vuran Kumanlar buradan Macaristan istilâsına giderken, Bizans’a yenilen ikinci gru­bun bakiyeleri de daha sonra Hıristiyan olarak Bizans’ın hizmetine girdiler.

Peçeneklerin dağılması ile önleri açılan Uzlar [92] ise XI. yy ortalarında Don ve Dnyeper nehirleri arasında kalan Peçenek kalıntılarını buradan çıkartarak 1065’de Balkanlara büyük bir taarruzda bulundular. Daha sonra Macaristan’a saldıran Uz’lar yenilerek dağıldılar ve kalıntılarının bir bölümü Kiyev prensliğinin güney sınırlarına sığındılar. Daha önce bu bölgeye sığınan Peçenek kalıntıları ile kaynaşan Uz’lar daha sonra Hıristiyanlaşıp Ruslaştılar.

Karadeniz’in kuzeyindeki bu olaylara genel olarak baktığımız zaman Asya’nın içlerinde başlayan dalgalanmaların bu bölgeyi etkilediğini Sabirlerin Hunları, Avarların Sabirleri Onogurların Avarları takip ettiği bu coğrafyada Peçneklerin doğusunda Oğuz/Guz/ Uz (Rus kaynaklarında Tork) oymakları yaşı­yordu., Oğuz/Guz /Uzların sıkıştırması ile topraklarından ayrılan Peçenekler Hazar ülkesine yerleşmek istediler ama Hazarlar buna izin vermeyip onları batıya sürdü, XI. Yy’da Rusların kuzeyden Uzların da doğudan sıkıştırdığı Peçeneklerin Don nehrini geçerek Macarların topraklarına girmesi ile ve Macarlar daha batıya, bu günkü va­tanlarına göçtüler. Bu son göçte Macarlar da Bulgarları yerlerinden etti ve arka arkaya devam eden bu kavimler göçünde bu günkü Orta Avrupa haritasını oluşturan milletler şekillenmeye başladı.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız olaylar doğrudan Türkiye’nin Doğu Kara­deniz Bölgesi ile alakalı değilmiş gibi görünüyor fakat milattan önceki asırlarda gör­düğümüz ve milattan sonraki asırlarda gerçekleşen olaylarda da görebileceğimiz gibi Karadeniz’in kuzeyindeki topraklarda (Bizans kaynaklarına göre Kuzey İmparatorlu­ğunda) gerçekleşen bu olaylar Orta Avrupa ve Balkanları olduğu gibi Karadeniz’in güneydoğusunu da etkilemiştir. Bu açıdan baktığımız zaman arkadan gelenlerin sıkış­tırması ile meydana gelen kavimler göçü ve Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde dev­letler kurmuş Türk Kavimlerinin, Doğu Avrupa ve Balkanlardaki bu günkü toplumla­rın oluşmasına katkıda bulunduğu gibi, Kafkaslar ve Kuzey Doğu Anadolu bölgesinde de günümüze ulaşan toplumun oluşmasına etkide bulunduğunu görüyoruz.

Kuzey Doğu Anadolu dağlarının kıvrımları ve birbirinden tecrit olmuş küçük vadileri çok eskilerde buralara vurulan bu anlamdaki damgaları günümüze ulaştır­mada doğal bir koruyucu olmuştur. Doğu Karadeniz bölgesinde bu kavimlere ve onları oluşturan boy ve oymaklara ait isimlere sadece yer adı olarak değil Tıpkı Kolat ve Saka adında olduğu gibi geleneksel ve yaygın olarak taşınılan aile adı olarak rast­lamak mümkündür. Mevcut bilgileri gözden geçirdiğimiz zaman sözü edilen unsurla­rın hemen hepsine ait bir bakiyenin şu ya da bu yolla gelerek Doğu Karadeniz Bölge­sine yerleşmiş olduğunu bölgedeki yer adlarından ve eskiden beri devam edip gelen aile adlarından anlıyoruz.

Yer isimlerinin tarih araştırmalarında kaynak olarak kullanılması yaygın olan bir durumdur. Biz bu çalışmamızda yer isimlerine bazı eski ve büyük aile isimlerini de ilave ettik. Bunu yaparken konunun dağılmaması için sadece tarihi kaynaklara geçmiş olan büyük boyların isimlerinden örnekler vermeyi ve bu isimlerin aileler tarafından geçmiş yüzyıllardan bu yana geleneksel olarak kullanılmakta olmasına dikkat ettik. İsimlerini zikrettiğimiz aileler kök aile konumundadır. İleride verece-ğimiz Yavuz Sultan Selim’in Doğu Anadolu’yu fethinden sonra Elazığ’dan gelerek Rize Kanboz/Musadağı ile Ortaköy’e yerleşmiş ve buradan tekrar çevre vilâ­yetlere yayılmış olan son dönemlerde tesbit edebildiğimiz kadarı ile Terzioğulları, Gezoğul-ları, Kandemiroğulları, Köseoğulları gibi büyük ailelere bölünmüş Harputoğul-ları/Harputlular kök ailesi örneğinde olduğu gibi metinde sadece kök aile adları verilecektir. Bizden önce de birçok araştırmacı tarafından kullanılan bu yöntemi uygularken sıraladığımız örnekleri bölgede Ortaçağ boyunca değişerek oluşan toplu­mun etnik yapısının genel çerçevesini çizmemiz için yeterli olması derecesinde sınırlı tuttuk.

Karadeniz’in Kuzeyindeki kavimlere ait tarihî bilgi veren eserlerin yanı sıra L. Rasony, Nemeth, K. Czegledy gibi Macar alimlerinin eserlerinde Karadeniz’in kuzeyine devlet kurmuş bu kavimlere ait unsurların Macaristan’a vurdukları damga­lara, bu gruplara ait boy ve oymak ya da şahıs isimleri ve bu isimlerden kaynaklanan Macaristan’daki yer isimlerine ait geniş bilgiler vardır. Bu eserlerde Macaristan’da yerleşerek iz bıraktığı belirtilen boy ve oymakların isimlerlerinden kaynaklanan yer ve aile isimlerine aynı zamanda Doğu Karadeniz Bölgesinde rastlanması bir tesadüf değildir. Zira her iki coğrafyada da bu gün yaşayan toplumların oluşmasında Karade­niz’in Kuzeyinde devlet kurarak faaliyet göstermiş kavimler çok önemli etkiler yap­mıştır.

Bu etkilerin izlerini öncelikle yer isimleri ile tespit edebiliyoruz. Bölgede Kuzey İmparatorluğunun kavimlerini hatırlatan yer isimlerin varlığı bu kavimlerin etkisini tespit etmemize imkan verdiği kadar yaygınlığı da etkinin derecesini ölçme­miz açısından önemlidir. Bizim yer ya da aile ismi olarak yaptığımız tespitler hiç şüphesiz dil, halk inançları vb. gibi konularda yapılacak araştırmalarla daha da zen­ginleşti-rilebilir.

Bu yöntemi izleyerek bölgenin tarihi topografyasını incelerken elde ettiğimiz verileri değerlendirdiğimiz zaman Hunar (şimdi Aktaş köyü/Pazar), Nefsihundezler/Hayrat, Hundezhumruk-kapan/Hayrat, Hundezarsenli/Hayrat, Hundeztapanos (şimdi Topraklı/Hayrat), Hunut Dağı/İspir, Hunut Deresi/İspir ve Hunut Nahiyesi/İspir, Hüngimek [93] Deresi/Hungimek Dağı Yusufeli-Kılıçkaya, Aşağı Hüngemek (şimdi Dokumacılar/ Kılıçkaya ) ve Yukarı Hüngemek (şimdi Yüncüler/Kılıçkaya), Hunzi (Makrandos/Kutlular köyünün bir mahallesi/Sürmene) gibi yer isimleri bize bölgede Hun varlığının izlerini gösterdiği gibi Borçka’da ki Avana, Araklı’ya bağlı Avanos (şimdi Yıldızlı) köy isimleri de Avar varlığını gösterir.

Ayrıca bu çalışmamız esnasında tespit edebildiğimiz kadarı ile Rize’nin Ça­yeli ilçesine bağlı Çeçeva/Haremtepe köyünde Avar boyu olan Kandiş adını kök aile adı olarak taşıyan aileler yaşamaktadır. Yine Zavuli boyundan ismini alan Sür­mene’nin Zavuli/Zavli (şimdi Muratlı), Araklı’nın Kadavul/Kazavul (şimdi Özgen) köy isimleri de bölgede Avarlardan tarih içinde süzülüp gelmiş izlerdir.

515/516 yıllarında Anadolu içlerine bir akın düzenleyen Sabirlerden bir bö­lüğün Elazığ-Maraş bölgelerinde yerleştiğini kaynaklar zikretmektedir. Gümüşhane Torul bölgesinde Sabir/ Sabiroğlu adını taşıyan ailelerin varlığından Sabirlerin bu bölgeye de yerleşmiş olduklarının anlıyoruz. Ayrıca Maçka’ya bağlı Zavera/şimdi Dikkaya, köy ismi de Sabir/Savir Sabirlerle ilgilidir.[94]

 Bizans’ın hezimete uğrattıktan sonra hizmetine alıp Doğu Karadeniz Bölge­sine yerleştirdiği Bulgarlardan ise günümüze Osmanlı kroniklerinde Fatihin Trab­zon’u almak için geldiği esnada yaya olarak aştığı Bulgar Dağının yanı sıra, bir Bul­gar boyu olan Horto/Hortu ismi ulaşmıştır[95]. Maçka ilçe merkezinin hemen güne­yinde dik bir şekilde yükselen ve Değirmenderesi vadisinin güneyini emniyet altına alan sırtlara yayılmış Hortokopuzir (Aşağıhortokop şimdi Kozağaç), Hortokopuvasat (Ortahortokop şimdi Ortaköy) ve Hortokopubala (Yukarıhortokop şimdi Yukarıköy) ve Trabzon’un güneyinde Kılathortokop (şimdi İncesu/Trabzon), Rize’deki Hortoz (şimdi Fenerköy) ile İspirdeki Hortik Deresi ve Hortik köyü isimleri bölgeye yerleş­miş Bulgar Türklerinin Horto oymağından kalmıştır. X. Yüzyılda İdil boylarındaki Bulgarların ülkesine bir seyahat yapan Arap seyyah İbn Fadlan Bulgar şehrinin ya­nında bir da Savan Şehri/halkından bahsetmettedir. Bu isme biz Of’a bağlı Savan (şimdi Darılı köyü) olarak rastlıyoruz.

Macarlara işaret eden yer adları ise Macara (şimdi Alınyayla/Torul), Maçur (Harmanözü/Bayburt), Macaroğlu (şimdi Çandırçalış/Giresun), Macera (şimdi Gökcebel/Akcabat), Mucura (şimdi Doğanköy/Düzköy/Akçaabat), Macarlı (Akçaabat/ Kuruçam köyünün mahallesi), Macara (Vakfıkebir), Macareltakışlağı (Şavşat), Ma­carlı Deresi/Yusufeli, Macur (şimdi Duruçay/Demirkent - Yusufeli), Macera ve Ma­carlı yaylaları (Giresun Espiye), Macarmiç (Sürmene - Oylum köyünün mezrası) ve Macar (Sürmene Çarşı Mahallesi Ağulot sokağının güney yönünde ve devamındaki sırt) gibi yer adlarıdır.

Bölgede Macarlarla birlikte adını zikrettiğimiz ve günümüzde Macaristan’da yaşayan iki önemli boy olan Kabar ve Kasarlar ile Kaliz Türklerine işâret eden isimler de vardır. Murgul da ki Kabarcet Dağ, bölge ve Köy şimdi Kabaca) ismi de Macaris­tan’a yerleşmiş ve Macaristan da baş kabile olmuş Kumanların Kabar boyundan gel­mektedir. Ayrıca Rize bölgesinde Kasar kök adı taşıyan aileler vardır. Macarlarla birlikte bugünkü Macaristan da bulunan bir başka Türk kavmi olan Kalisler’i ise bölgede Sürmene – Köprübaşı’na bağlı Kalis (şimdi Konuklu) ve Bayburt merkeze bağlı Kaliskayar (şimdi Kabaçayır) köyleri ile hatırlıyoruz. Gaspar ismi de Ma­carca’dır ve bölgede Gasparoğlu aile adı olarak rastlanır. Çamlıhemşin’in Dik Varoş, Düz Varoş ve Çat (Macarca yazılışı Csat= Macarlara Peçeneklerden geçmiş iki dere­nin kavuştuğu ıslak yer anlamında bir kelime) köyleri ise bölgede Macarca olan yer adlarından tespit edebildiklerimizdir. Rasony Çat isminin Macarcaya, Macarlarla birlikte kaynaşan Peçenek guruplarından geçtiği kanaatindedir.[96] Giresun’un Uzgur köyü [97], Giresun’un Melikli köyünün Uzgara mahallesi, Arsin’in Uz (şimdi Oğuz), Yomra’nın Uzmesahor (şimdi Özdil), Akçabat’ın Guzari (şimdi Benlitaş Ma­hallesi/Adacı Beldesi), Guz (Akçabat Cevizli Köyünün bir mahallesi), Kuz (Hunut-İspir), Kuzcaköy (Çanakçı), Çatalkara Guz (şimdi Çatak/Görele). Kuzköy (şimdi Kozköy/Doğankent), Sürmene Yazıoba köyünün Uz Mezrası ise Uzların bölgeye vurduğu bir damgadır. Trabzon bölgesinde Uz/Guz/Oğuz kelimesi Soğuk, kuzey, vahşi anlamı yüklenmiştir.

Oğuz/Guz/Uz yerler/yerleri = Kuzey ve soğuk bölgeler

Oğuz/Guz/Uz /insanlar =Vahşi, gaddar ve zalim insanlar

Kelimenin bu anlamı yüklenmesi, Uz’ların Karadeniz’in kuzeyinden bölgeye gelmeden önce Kuman oymaklarının kuzeyinde yaşaması ve Uzların Ruslarla birlikte Kumanların dirliğinin bozulmasına ve dağılmasına sebep olan akınları ile ilişkili olsa gerekir. Kumanlar Karadeniz’in kuzeyindeki yaşantılarında edindikleri intibalarını Kuzey Doğu Anadolu ya yerleştikleri dönemde de korumuş ve bu bölgedeki yaşantı­larında da bu kelimeleri Karadeniz’in kuzeyinde ki yurtlarında yükledikleri anlamlarla kullanmışlardır.

Bu gün Çaykara ilçesine bağlı bölgeye ait Osmanlı dönemine ait kayıtlarda Nefs-i Paçan (bu gün Maraşlı köyü), Mezra-i Paçan (şimdi Taşgedik köyü), Paçan Vahtanç (şimdi Koldere köyü), Şinek Paçan (şimdi Ataköy Belediyesinin mahallesi) ise Peçenekleri hatırlatan köy isimleridir. Bizans İmparatoru Kostantinos Porphyropennetos (913-959) tarafından yazılan De Administrando İmperio (İmpara­torluk Yönetimi Hakkında) adlı eserinde kaydettiği 8 Peçenek boyundan biri [98] Baş­buğları Yazı olan ve Aşağı Tuna bölgesinde yaşadığı belirtilen Kapanlardır.[99] Bu isime bölgede Karakaban Dağı, Hundezhumrukkapan (şimdi Hayrat ilçesine bağlı), Kapan Mahallesi (Çanakçı/Giresun) şeklinde yer ismi olarak ve ayrıca Kapan/Gaban, Kapanlar/Gabanlar aile ismi olarak rastlıyoruz. Ayrıca Sürmene Araklı Arsin bölgele­rinde rastlanan Çabanlar/Çapanlar aile ismi ile Araklı’ya bağlı Çapanlı köyü ile Gü­müşhane’nin Çapans köy isimlerinin daha önce Trabzon’a komşu olan Çobanlı Türk­leri ile ilgili olabileceğini düşünmekle beraber en azından Çapanlar aile adı ile bir Peçenek boyu olan Çaban/Çapan kabilesi ile ilgili olabileceğini düşünüyorum.

Rasony Peçenek topraklarında sınırlı olarak geçen ve Peçenek Oymakların­dan biri olarak ortaya çıkan Mak adının geniş anlamıyla Kumanlardan önceye ait hatta Uz menşeli ve Uz kabile adına ait olabileceğini belirterek Mak adından gelen Macaristan da ki Makut (Maklar anlamında) Maksa ve Makfalva gibi yer isimlerine işaret eder.[100]