| Trabzon Resimleri |
| Şehitlikte Tören |
| Eski Trabzon Resimleri |
| Karabağ |
Tarih-Dil - Edebiyat Sempozyumu Dil Kİtabı
Türk Halkbilimi Çalışmaları Tarihinde Türk Ocaklarının Yeri ve Önemi Üzerine Tespitler | Türk Halkbilimi Çalışmaları Tarihinde Türk Ocaklarının Yeri ve Önemi Üzerine Tespitler |
|
|
|
| Yazar Özkul ÇOBANOĞLU | |
| Sunday, 20 January 2008 | |
|
Bilindiği gibi, halkbilimi çalışmaları Anglo-Sakson dünyada boş zamanları değerlendirecek bir antikacı hobisi olarak başladığı erken dönemi müteakip daha ciddi çalışmalara yöneldiği 1846 sonrasında da köylüler arasındaki geçmişin kalıntılarını (survival) araştırarak, bugünün mevcut formlarının oluşumunu anlamak için yeniden kurabilmeği amaçlamış, uzun zaman geçmişe yönelik bir merak olarak kalmıştır. Buna karşılık, 18. yüzyıl sonları gibi, halkbiliminin çok daha erken çiçeklendiği kıta Avrupa’sında, W. Wilson’un (1990:21) ifadesiyle, daha başlangıçtan itibaren, halkbilimi çalışmaları romantik milliyetçilikle ilişkili ve geçmişe yönelik bir merak olmanın çok ötesinde, tarihsel formlardan hareketle şimdiyi ve geleceği nasıl bir modele göre şekillendirme arayışını hedeflemiştir. Bu bağlamda, halkbilimi hem romantik milliyetçiliği yaratmıştır hem de aynı zamanda ve büyük ölçüde onun tarafından yaratılmıştır, denilebilir. Bir başka ifadeyle bu iki entelektüel olgu adeta dişli çarklar gibi birbirlerine güç kuvvet vererek birlikte büyüyüp yol almışlardır.[1] Fransız ve Amerikan ihtilalleri sonrasında, aydınlanmayla başlayıp gittikçe gelişen millet ve milliyetçilik anlayışları, 16. yüzyılın sonlarından itibaren reform ve karşı reformların, otuz yıl savaşlarının sonucu olarak 1800 civarında küçük devletçiğe bölünen, entelektüellerinin Fransızca okuyup yazdığı ve Fransız gelenek ve göreneklerinin orta sınıfın aşağılarına kadar sirayet ettiği Almanya’da farklı bir şekil alır. Alman filozofu Johann Gottfried von Herder (1744-1803), Almanlara ulusal temeller üzerine bir kültür kurmanın bir dilek olmanın da ötesinde bir gereklilik olduğunu açıkladığı romantik milliyetçiliğin felsefesini şu temeller üzerine kurar: Her ulus birbirinden farklı bir sosyal ve kültürel organizmaya sahiptir ve bu nedenle de kendi kaderinin sahibi olmalıdır. Her ulus yaşadığı coğrafya, tarih ve süregelen gelenekler başta olmak üzere kendine has şartların yarattığı ulusal bir karaktere sahiptir. Bu nedenle de aydınlanma felsefesinin dayattığı kriterler doğrultusunda küreselleşmeye bağlı ortak ve uluslararası, kozmopolit bir topluluk oluşturma yerine, kendi ulusal karakterini oluşturan aktörlerin verdiği direktifler doğrultusunda kendine yön vermelidir. Çünkü her ulus kendi içinde ve kendine karşı tamamen kendine has mükemmellik ve mutluluk anlayışı vardır ve bu bir başkasınınkiyle mukayese kabul etmez. Bir ulusa, yabancı bir ulusun öğrenim modelinin ve kalıbının dayatılarak bunun öğrenilmeğe zorlanılması cinayettir. En doğal ve mükemmel ulusal devlet, bir toplum ve bir ulusal karakter üzerine dayanandır. Bu nedenle de, bir ulus kendi kültürel temelleri üzerine inşa olunup gelişmelidir. Aksi halde, geçmişin gelişmesinin önü tıkanır ve ulusun tamamen kendine has olan sosyal ve kültürel organizması bundan büyük zarar görür. Bu durumun süreklilik kazanması halinde, kendi kültürel temellerinden uzaklaşan bir ulusun, ulusal kültürel formları ve refleksleri zayıflar ve söz konusu ulus yok olur. Her ulusun insanlık uygarlığının daha iyi ve daha güzele yönelik olarak gelişme ve geliştirilmesinde kendine özel bir misyonu vardır. Her ulus, kendi karakterine ve ulusal ruhuna uygun olarak dilini, dinini, hukukunu, sanatını, kültürünü geliştirirse, bu şekilde gelişmiş ulusların topyekün uygarlığı, ve ulusların kardeşliği anlamında, hümanizmi muhafaza edip katkıda bulunarak geliştirmeleri (Wilson 1990:21-32) mümkün olabilir. Bu şekilde temellendirilen romantik milliyetçiliğin Almanya bağlamında gerçekleştirilme veya uygulanması halkbilimi disiplinini ortaya çıkaran en önemli etkenlerin başında yer alır. Nitekim, Herder’den 50 yıl sonra onun “Halka ve halk kültürüne doğru” gösterdiği hedefi ve halkbilimi disiplinini takip eden Alman aydınları, bir yandan aralarından Goethe, Fichte, Novalis, Schiller, Humboldt, F. Schegel gibi eserleriyle maruf isimler ortaya çıkarırken, diğer yandan 1870’lerde ulusal birliklerini tamamlarlar ve bildiğimiz Almanya olurlar. Herder’in yönlendirdiği ve Alman aydınlarının başardığı Almanya örneği 19. yüzyıl boyunca bütün İskandinav ve Slavlarca takip edilip tekrarlanır. Bugüne kadar ülkemizde az da olsa üzerinde durulan Finlandiya ve diğer İskandinav ülkelerindeki durumu bir kenara bırakarak, Slavlar arasındaki duruma ana hatlarıyla da olsa değinmek de fayda vardır. G. Cocchiara'nın işaret ettiği gibi (1971:257-268) Kuzey ve Güney Slavları arasında halkbilimine gösterilen ilgi romantizmin ve milliyetçiliğin doğuşuna paralel bir gelişme seyri göstermektedir. Çek'lerin 1781'de Avusturya'dan ayrılıp Alman hegomonyası altında otonomilerine kavuşmaları, lakin, Almanca'nın resmi dil olarak kabulü J. Jungman, J. Kolar ve F.L. Çelakovsky gibi Çek milliyetçilerinin halk şarkılarını derlemelerine ve derlenen ürünlerin günün birinde Rusya'nın öncülüğünde Polonya, Çek, Slovak, Sırp ve Hırvatlarların birlikte tek bir ülke olarak birleşmeleri idealinin temeli olması hayalini de beraberinde taşıyordu. Bu çalışmaların hedefi aslında daha önce ortaya atılmış bulunan, Türklerin ve Avusturyalıların sonunu getirecek olduğuna inanılan "Slavların Misyonu" kehanetiyle de örtüşen bir idealdi ve Pan-İslavizmin kaynağını oluşturmaktaydı. Polonyalılar arasında da daha sonraları 1848'lerde August Ciezkowski'nin açıkça ifade ettiği gibi kılavuzluğunu "Batı'nın bütün edebi tecrübesini yaşamış" olan Polonyalılar yapmak şartıyla böyle bir Slav birliği misyonunu mistik bir gereklilik olarak gören milliyetçiler halkbilimine sarılmışlardı. Bunlardan Oskar Kolberg halk sanatı ve halk hayatı ile ilgili derlemeler yaparken Paris'te yaşayan Chopin ülkesinin mazurka müziğine dayalı çalışmaları ile halk müziği çalışmalarının daha sonraları romantik milliyetçiliğin ayrılmaz bir parçası olması sürecini başlatıyordu. Öte yandan Güney Slavları arasında özellikle 1803'ten 1813'e kadar Napolyon Fransası'nın yönetiminde kalan Hırvatlar arasında milliyetçiliğin canlanması yönünde bir hareket belirir. Bu bağlamda tesirini günümüzde de sürdürmekte olan en önemli gelişme Osmanlı vatandaşı olan Sırp Milliyetçisi Vuk Karadziç'in (1787-1864) çalışmalarıdır. 1813 Sırp ayaklanmasını şiddetle bastıran Osmanlı Devleti'nden kaçarak Viyana'ya sığınan Vuk Stefoniç Karadziç, Slovenyalı filolog B. Kopitar'ın Sırp ve Hırvat halk şarkılarını derleyip yayınlaması şeklindeki tavsiyesine uyar. Vuk Karadziç'in derlemeleri 1814 ve 1815'te yayınlanır ve 1823 ve 1846'da genişletilen baskılarında hacmi 6 cildi ve 1891-1902 baskısında Vuk'un terekesinde bulunan her türlü malzemenin eklenmesiyle 9 cildi bulur. 1834 yılında Almanca ve Fransızca'ya tercüme edilen Vuk Karadziç'in çalışmaları, Grimm kardeşler başta olmak üzere Herder, Goethe, Eckermann ve Scott gibi Avrupa'nın önde gelen bilim adamları başta olmak üzere büyük bir ilgiyle karşılanır ve "saf" ve "güçlü" Sırp ve Hırvat milletlerinin sesi olarak kabul edilir. Hristiyanlığın Ortodoks ve Katolik mezheplerine mensubiyete dayalı mahalli kültürel farklılık üzerine bu iki topluluk yeni milletler ve onların konuştuğu ağızlarda Sırpça ve Hırvatça olarak adlandırılan yeni ve milli diller olarak kabul edilir. Kısacası, G. Coochiara'nın (1971:273) fikrini takip ederek söyleyecek olursak Pan-Germanizm, Pan-Slavizmi yaratmakla kalmamış ayrıca onu silahlandırmıştır. Vuk Karadziç'in halkbilimi çalışmaları önce bağımsızlığın, ardından da 1830'da Sırbistan Krallığının kurulmasından sonra Sırp milliyetçiliğinin ve "Büyük Sırbistan" rüyasının temelini günümüzde de dahil, oluşturmağa devam eder. Dahası, Vuk Karadziç’in Sırp milliyetçiliği doğrultusunda başarıyla sonuçlanan uygulamaları Bulgaristan, Yunanistan ve hatta Arnavutlar’a da sirayet eder, onlar tarafından adım adım uygulanır. Sırplardan başka diğer Balkanlı Milletlerin de halkbilimini milliyetçi amaçlarla kullanmalarına bir örnek olması için bir Rus asilzadesiyle evlenmiş ünlü Hırıstiyan Arnavut milliyetçisi Dora d'Istria'nın Sırp milliyetçilerinin Kosova Savaşı etrafında Ağıt-destanlar meydana getirip bunların yaygınlaşmasından sonra 1867 yılında Yunan halkbilimcilerine "İstanbul'un düşüşü"nün bir tane bile ağıt-destanının olmayışına işaret eder. Dahası, Dora d'Istria'nın milliyetçi amaçlarla halkbiliminin nasıl kullanılabileceği bahsinde Sırpları örnek göstermesinden sonra Yunan halkbilimci Nikolas Politis'in ve takipçilerinin gayretiyle "Megola İdea"ya zemin oluşturacak "İstanbul'un Türklerin Eline Düşüşü" ve "Bir gün yine Yunan Olacağı" temasını işleyen pek çok ağıt-destan yaratılır ve daha sonra da bu "fakelore" mahsulleri "tarihi ve otantik" destanlarmış gibi çalışılarak Yunan milliyetçiliğinin emrine verilip, Türk düşmanlığının temel metinleri haline getirilmesi (Herzfeld 1986) ve İstiklaline kavuşan Yunanlıların Osmanlı Devleti içinde bulunan Rumların folklorlarını derleyip yayınlamak konusundaki faaliyetleri yaygınlaştırılır.[2] Bu bağlamda, halkbilimi ve milliyetçilik ilişkisine bağlı olarak Balkanlardaki bu çalışmaları Cumhuriyet döneminde değerlendiren, Ulu Önder M. Kemâl Atatürk, Olağanüstü Türk Dil Kurultayı’nda, Balkanlarda birbirini izleyen bağımsızlık savaşlarının nedenlerini şu şekilde açıklamaktadır: “Biz Balkanları niçin kaybettik biliyor musunuz? Bunun bir tek sebebi vardır. Bu da Islava Araştırma cemiyetlerinin kurduğu Dil Kurumlarıdır. Bizim içimizdeki insanların millî tarihlerini yazıp millî şuurlarını uyandırdığı zaman biz Balkanlardan Trakya hudutlarına çekildik.” (Kocatürk 1971:165). Olup biteni son derece net bir ifadeyle ortaya koyan Atatürk’ün aşağıda işaret edeceğimiz Dil ve Tarih kurumlarını oluşturmasının arkasındaki düşünce zemini de ortaya çıkmaktadır. Ancak, söz konusu kurumların Derleme sözlükleri gibi halkbilimine doğrudan ilişkin çalışmaları sadece Atatürk zamanında yapmış olmaları ve daha sonra oldukça dar ve kısır bir “dilcilik” ve “tarihçilik”le kendilerini sınırlamaları hususu üzerinde durulması tartışılması gereken önemli bir noktadır. Aşağıda tekrar döneceğimiz Cumhuriyet döneminden önceki gelişmelere ve Balkanlıların halkbilimi ve milliyetçilik eksenli çalışmalarına dönecek olursak, yukarıda işaret ettiğimiz bütün söz konusu çalışmaların yapıldığı 19. yüzyıl boyunca Devlet-i Ali Osman ricali bir yandan “Osmanlıcılık” ideolojisini meydana getirip bölünüp parçalanmayı önlemeğe çalışırken diğer yandan da batıdan iktibas edilen kurumlar vasıtasıyla güçlenmenin yollarını araştırır. Ancak halkbilimi ile milliyetçilik ilişkisine dayalı çalışmalar her geçen gün artar; azınlıkların milliyetçi amaçlarla yaptıkları derleme faaliyetlerine yabancı misyon şefleri bile “bilimsel çalışma” maskesi altında doğrudan doğruya katılmaktan çekinmez. Belki de bunların en tipik örneği J.G. Hahn’dır. J.G. von Hahn, İstanbul’da Alman konsolosu olarak çalışmıştır.[3] Konsolos olarak çalıştığı dönemde Türkiye’nin özellikle Balkanlar bölgesinde ekalliyetlerin folkloru ile ilgilenmiş ve yaptığı derlemeleri çeşitli çalışmalarında yayınlamıştır. 1884’te yayınlanan bir kitabının önsözünde “Yanya’da masal toplayacağım duyulduğu zaman, Türkiye’nin başlıca büyüklerinden birisi, bunun konsolosluk şerefine yakışmayacak bir iş olduğundan halk nazarındaki itibarıma zarar getirebileceğini ileri sürerek bu teşebbüsten vaz geçmemi rica etti...” (Saintyves 1951) demektedir. Bu ifadeler Türkiye’de 19. yüzyıldaki halkbilimi ile ekaliyet milliyetçilikleri arasındaki ilişkinin mahiyetinin “Türkiye’nin başlıca büyüklerince” hissedilmiş olmasını göstermesi bakımından son derece önemlidir. Bu bağlamda bir anlamda doğal olarak birkaç istisnai tavır alışa rağmen[4] Türklerin sistematik halkbilimi çalışmalarına girişmelerini beklemek mümkün değildir. Nitekim, Türklerin halkbilimi çalışmalarına doğrudan doğruya girişmeleri, ancak “Osmanlıcılık” ideolojisinin tutmayışını müteakiben denenen “bari Müslümanları bir arada tutabilelim” amacına yönelik “İslâmcılık” ideolojisinin gelişen “Arap” ve “Arnavut” milliyetçilikleriyle iflâs etmesinden sonra ortaya çıkan Türkçülük veya Türk milliyetçiliğiyle mümkün olabilecektir. Ancak, hemen eklemeliyiz ki, Türk halkbilimi çalışmalarının bu etkiye tepki niteliğinde ortaya çıkması ve bir anlamda da mevcut hazırlıksızlığı, aşağıda ele alacağımız dikkat çekici çalışmalara rağmen elde edilen başarının diğer ülke ve ulusların gerisinde kalınması veya Türk romantizminin tamamlanamaması sonucunu vermiştir. Türkçülerin ve Türk Ocaklı’ların Türk halkbilimine ilişkin çalışmaları ana hatlarıyla şu şekilde özetlenebilir. Türkiye’de Türkçülük hareketini yaymak, Türk kültürünü ortaya çıkarmak amacıyla Türkçülerce kurulan ilk dernek “Türk Derneği” adını taşır. Derneğin amacını ve çalışmalarını geniş kitlelere yaymak için “Türk Derneği Mecmuası” çıkarılır. İlmî sınırlar içinde faaliyet gösteren bu dernek, 1908 yılında kurulmuştur. Türk folklor araştırmaları açısından bu derneğin faaliyetleri şuurlu ve organize olmuş ilk adımlar olarak değerlendirilebilir. Dernek, “Türk Derneği Mecmuası” vasıtasıyla okuyucularından bulundukları çevrede halk dilinden söz derlenmesini, Türklerin söylediği eski türkülerin, darb-ı mesellerin, hikâyelerin toplanmasını ve yazılmasını, ahlâk-ı kavmiyye ve âdât, şecere, rivâyet ve tabâbetle ilgili mâlumatların kaydedilmesini ister. Okuyuculardan derlenmesi istenen maddelerin tamamı folklorumuzu doğrudan ilgilendiren malzemeyi ihtivâ etmektedir. Türk Derneği’ni takiben, 1911 yılında “Türk Yurdu” ve “Türk Ocağı” dernekleri kurulur. Daha sonra bu iki dernek birleşir ve “Türk Ocağı” adı ile faaliyetine devam eder. Yeni derneğin yayın organı “Türk Yurdu Mecmuası” olur. Selânik’te yayınlanmağa başlayan “Genç Kalemler Mecmuası” da Türkçülük hareketinin gelişmesi yolunda faaliyet gösterir. M. Kemâl Atatürk’ün “fikrimin babası” diye övdüğü Ziya Gökalp, 1912’den itibaren “Türkçülük hareketi”nin teorisyeni haline gelir.[5] Gökalp millî şuurun, millî ruhun uyandırılmasında, millî kültürün ortaya çıkarılmasında, Alman filozofu Herder gibi, halk hayatına gidilmesi gerektiğini öne sürer.[6] “Halka doğru” prensibi ile görüşlerini formüle eder ve “Türkçü” düşünce sistemine yerleştirir. Gökalp bu prensibin mahiyetini anlatmak ve buna dayalı çalışmaları geniş kitlelere ulaştırmak için arkadaşlarıyla birlikte, “Halka Doğru” adlı bir dergi çıkarırlar. Bu dergi Türkçülük açısından olduğu kadar Türk folkloru bakımından da ehemmiyetlidir. Çünkü, Türkiye Türkçe’sinde “folklor”dan söz eden ilk yazı yine Gökalp tarafından bu dergide yazılmıştır”.[7] Ziya Gökalp (1876-1924) “Halka Doğru” dergisinin 23 Temmuz 1913 tarihli sayısında yayınladığı “Halk Medeniyeti-I, Başlangıç” adlı çalışmasında, “Her kavmin iki medeniyeti var: Resmi medeniyet, Halk medeniyeti, O halde kavimlerin medeniyetlerinden bahseden bir ilim olan “içtimaiyatın” (sosyoloji) halk medeniyetini tetkik eden bir şubesi olmak gerek. İşte kaideleri yazılı olmayan ve ancak ağızdan ağıza geçmek suretiyle bir soyda uzayıp giden bu ananevi medeniyeti mütalâa eden ilme “halkiyat” adı verilir.” diyerek folkloru tanımlar ve folklor terimi karşılığı “halkiyat”ı kullanır. Bu çalışmayı, Mehmet Fuat’ın (Köprülü) (1890-1966) İkdam Gazetesi’nin 6 Şubat 1914 tarihli sayısında “Yeni Bir İlim: Halkiyat-Folklor” adlı yazısı takip eder. M. Fuat makalesinde, folklorun Batı’daki geçmişi ve gelişimini anlatarak Türkiye’de bu bilimin tanınmayışını ve bu nedenle ulusça kayıplarımızı ortaya koyarak aydınların dikkatini bu disipline çekmeğe çalışır. Daha önce, S.V. Örnek’in de (1977) vurguladığı gibi bu yazı bizde “Folklor” teriminin açık ve seçik olarak ilk kullanıldığı çalışmadır. Bu çalışmayı da Rıza Tevfik’in (Bölükbaşı) (1868-1949) Peyam Gazetesi’nin 5 Mart 1914 tarihli edebiyat ekinde yer alan “Folk-Lor” (Folklore) başlıklı yazısı takip eder. Rıza Tevfik çalışmasında, folklor kelimesinin etimolojisini ve çalışma sahasına dair bilgiler verir.[8] Mehmet Fuat (Köprülü), İkdam Gazetesi’nin 31 Mart 1914 tarihli sayısında yayınladığı “Destanlarımız” adlı makalesinde, Türkçülük hareketine bağlı bir başka dernek olan “Türk Bilgi Derneği”nin Türkiyat Şubesi’nin destan derlemeye yönelik faaliyetlerde bulunduğunu ifade etmekte ve bu yolla derlenen bazı ürünleri örneklemektedir. Bu bizim tespitlerimize göre, ülkemizde ilmi gayelerle ve bir organizasyon olarak ilk yerli folklor derleme faaliyetidir.[9] Ülkemizde, 1908-1920 yılları arasındaki bu dönem söz konusu bir iki derleme faaliyetinin ötesinde halkbiliminin tanıtılmasına yönelik “nazari” mahiyette (Yıldırım 1981) ve çok sınırlı sayıda çalışmadan ibarettir. Modern Türkiye devleti henüz kuruluş aşamasında ve canhıraş bir varolma mücadelesi içinde iken, 1920 yılında folklor ile ilgili çalışmaların önemini müdrik olarak büyük Türkçü Rıza Nur, Maarif Vekâleti’ne bağlı bir “Hars Dairesi” kurarak ve bu vasıtayla öncelikle öğretmenlerle ilişkiye girilerek yurdun dört bucağından Türk folklor ürünlerinin tespit edilmesi ve derlenip kaydedilmesi çalışmalarına başlar. Bu faaliyet, 1924 yılına kadar çeşitli dergilerde yer alan yol gösterici, öğretici ve alanı tanıtıcı yazılarla teşvik edilir; genç aydınlar arasında Türk halkbilimi araştırmalarına ilgi ve alâka uyandırılmasına gayret gösterilir. İstanbul Üniversitesi’ne bağlı olarak, 1924 yılında kurulan “Türkiyat Enstitüsü”, Türk halkbilimi alanına, bilimsel araştırmalara dayanan monografyalar kazandırmağa, hazırlanan çeşitli halkbilimsel yazılar kurumun dergisi Türkiyat Mecmuası’nda yayınlanmağa ve Mehmet Fuat (Köprülü) ilk akademik Türk halkbilimciler kuşağını yetiştirmeğe başlar. Aynı yıl(1924), Ankara’da açılan “Musiki Muallim Mektebi” ve ondan önce de İstanbul Belediye Konservatuarı (Darülelhân) Anadolu’dan Türk halk türkülerinin ve oyun havalarının derlenmesi faaliyetlerine girişir ve derlemelerini notalarıyla birlikte daha sonraki yıllarda yayınlarlar.[10] Ankara’da, Hamit Zübeyr Koşay gibi Türkçü aydınlarca 1925 yılında kurulan Etnografya Müzesi, vasıtasıyla Türk halkının kullandığı etnografik malzemelerden örnekler toplanmaya başlanılır; müzenin folklor şubesi tarafından bu sahaya ait mahsullerin derlenmesine gayret edilir. Halk el sanatları, millî giyim, kuşam ve süs eşyaları, dokuma âletleri, halı, kilim, cicim, dokuma kumaşlar, mutfak malzemesi, ev eşyaları, mahalli kıyafetler toplanıp müzenin salonlarında teşhir edilir. Bu bağlamda, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu gibi birkaç Türkçü aydının gayreti ve devletin de teşviki ile, 1927 yılında ilk Türk folklor derneği “Anadolu Halk Bilgisi Derneği” adıyla Ankara’da kurulan dernek özel bir öneme sahiptir. Derneğin adı 1928 yılında “Türk Halk Bilgisi Derneği” şeklinde değiştirilir. Dernek ilk faaliyet olarak, folklor meraklılarına konu ile ilgili bilgiler ve açıklamalarla derleme yöntemlerini ve “folklor kadrosu”nu içeren “Halk Bilgisi Toplayıcılarına Rehber” adlı kılavuzu yayınlar. İkinci faaliyet olarak da, dernek, “Halk Bilgisi Mecmuası” adlı bir yayın organı çıkarır, fakat bu dergi 1928 yılında çıkan ilk sayıdan sonra kapanır. Bunun yerine 1929 yılında “Halk Bilgisi Haberleri” adlı aylık bir dergi çıkarılmağa başlanılır ve bu dergi 124 sayı yayınlanır. Derneğin 1927 yılından kapanış yılı olan 1932 yılına kadar yapmış olduğu kitap ve dergi yayını, konferanslar ve Anadolu’da yürüttüğü bilimsel derleme faaliyetleriyle Türk halkbilimi çalışmalarının gelişmesine yaptığı katkılar son derece önemlidir. Türk halkbilimi araştırmalarına 1930 yılından sonra hizmet veren iki kuruluş daha ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi “Türk Dilini Tetkik Cemiyeti” (Türk Dil Kurumu) ve diğeri de “Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti” (Türk Tarih Kurumu) dir. Bu iki kurum Slavların çalışmalarından mülhem olarak kurulmalarına rağmen, asıl amaçları içinde halkbilimi çalışması yapmak olmaması düşündürücüdür. Bununla birlikte daha önce de işaret edildiği gibi Atatürk döneminde ele aldıkları konular gereği dolaylı da olsa folklor çalışmalarına katkıda bulunmuşlardır. Atatürk’ün emri üzerine, 1932 yılında “Türk Ocakları”nın yerine kurulan “Halk Evleri” derneği, Türk kültürünü geliştirme ve yayma için yaptığı çalışma programına folkloru da dahil etmiştir.[11] Millî kültürün inşasında yararlanmak üzere Türk folklor mahsullerinin toplanması için yurt çapında örgütlenmiş bu dernek mensupları mahalli olarak çıkardıkları ve sayıları 50 civarında olan dergilerde yaptıkları folklor derlemelerini yayınlarlar. Ayrıca dernek folklor meraklılarına yol-yöntem göstermek üzere kılavuz kitaplar yayınlar. Buraya kadar sıraladığımız, Türk halkbilimi ile ilgili bu faaliyetlerin tamamı doğrudan veya dolaylı olarak Türkçülerin ve Türk Ocaklı’ların çalışmalarıdır. Bu çalışmaları yapanların hepsini bir Türk halkbilimci olarak şükranla anıyor, hatıraları önünde hürmetle eğiliyoruz. Ancak, bu faaliyetlere yaklaşık yüzyıl sonra dönüp baktığımızda, başka uluslardaki uygulamalarla mukayese ederek, varılan sonuçlar bakımından ve yarına yönelik yapılacak çalışmalar açısından eksiklikleri ve yanlış uygulamaları tespit etmenin ne kadar gerekli olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Hangi mülahazalarla olursa olsun, Türk milliyetçiliği açısından Türk Ocakları’nın kapatılması, özellikle ulu önder Atatürk’ün ölümünden sonra takip edilen, Türk milliyetçiliğinden uzaklaşmaya dayanan kültür politikaları başta olmak üzere daha sonraki dönemlerdeki günübirlik politikaya kurban edilen çalışma ve üretme etiğinden mahrum hamasi söylemler kılığına bürünen popülist milliyetçi söylemler nedeniyle Türk romantizminin gelişip Almanya ve diğer ülkelerde verdiği düşünsel ve sanatsal meyveleri vereceği olgunluğa erişmesi engellenmiştir. Türk halkbilimi açısından Türk Ocaklı’ların kurduğu Türk Halkbilgisi Derneği’nin kapatılarak Halkevlerine devredilmesi bugün hâlâ batılı veya modern anlamda bir meslekî teşekkülden ve dolayısıyla profesyonel bir halkbilimi dergisinden, derneğinden ve çalışma etiğinden mahrum olan Türk halkbilimi çalışmalarının neredeyse bütün güdüklüklerinin üzerinde yeterince durulmasa da baş nedeni olduğu rahatlıkla söylenebilir. Sonuç olarak, Türk Ocakları ve Türk halkbilimi çalışmaları kıt’a Avrupa-sındaki örnekleri çağrıştıracak şekilde eş zamanlı oluşumlar olarak ortaya çıkmıştır. Ancak her iki faaliyet alanının vardığı nokta benzerlerinin kat ettiği mesafenin gerisindedir. Bunun başlıca nedeni yukarıda değindiğimiz nedenlerle meydana gelen olaylar olarak gözükmektedir. Bu olayların tamamı göz önünde bulundurulduğunda, Türk romantizminin büyük harp yıllarında son derece hızlı bir geçiştirmeyle yaşanmış ve bu yöndeki gayretlerin Atatürk’ün ölümüyle birlikte ya atıl kalmış ya da mecrasından sapmış olduğu görülmektedir. Bu nedenle de konuya sonuçları itibariyle bakılırsa gerçek anlamda, kalıcı ve topluma yön verici olarak Türk romantizmi yaşanmamıştır da denilebilir. Eğer tespitlerimiz doğru ve tutarlıysa, yapılacak iş bellidir.
Kaynakça
Akçura, Yusuf. 1978. Türkçülük: Türkçülüğün Tarihi. İstanbul: Türk Kültürü yayınları. Bayraktutan, Yusuf. 1996. Türk Fikir Tarihinde Modernleşme, Milliyetçilik ve Türk Ocakları. Ankara: Kültür Bakanlığı yayınları. Cocchiara, Giupseppe. 1971 [1954]. The History of Folklore in Europe. (Ter: John N. McDaniel). Philadelphia: Institute for the Study of Human Issues. Çobanoğlu, Özkul. 1998. ”Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Boşnak Âşık (Gusları) Tarzı Şiir Geleneği Arasında Ortaklıklar Üzerine Tespitler." Millî Folklor, C.5, Sayı:39, s.8-24. Çobanoğlu, Özkul. 1999. Halkbilimi Kuramları ve Araştırma Yöntemleri Tarihine Giriş. Ankara: Akçağ yayınları. Çobanoğlu, Özkul. 2000. Âşık Tarzı Kültür Geleneği ve Destan Türü. Ankara: Akçağ Yayınları. Evliyaoğlu, S. ve Ş. Baykurt, 1988. Türk Halkbilimi. Ankara: Ofset Reprodüksiyon Matbaacılık. Herzfeld, Michael.1986. Ours Once More: Folklore, Ideology, and the Making of Modern Greece. New York: Pella Publishing Company. Karpat, Kemal. 1963. ”The People’s Houses in Turkey: Establishment and Growth.” The Middle East Journal, Sayı:17, s.56-67. Kaplan, M. ve İ. Enginün vd. 1978. Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi, C.II, İstanbul: İ. Üniversitesi Edebiyat Fak. Yayınları. Kocatürk, U. 1971. Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri. Ankara: TDK Yayınları. Köprülü, M. Fuad. 1914. "Türk Şarkıları: Destanlarımız." İkdam Gazetesi, 31 Mart. Lewis, Bernard. (Çev. M. Kıratlı) Modern Türkiye’nin Doğuşu. Ankara: TTK yayınları. Orkun, H. Namık. 1977. Türkçülüğün Tarihi. Ankara: Kömen Yayınları. Örnek, S. Veyis. 1977. Türk Halkbilimi. Ankara: İş Bankası Yayınları. Rızal, P. 1912. (Çev. Y. Akçura) “Türkler Bir Ruh-u Millî Arıyorlar.” Türk Yurdu, II/22,23,24. Saintyves, Piere. 1951. (Çev. B.A. Yanıkoğlu) Folklor El Kitabı. İstanbul: Doğan Kardeş Yayınları. Sakaoğlu, Saim. 1985. ”Derleme İle İlgili İlk Anketler, İlk Geziler ve Derleme Bibliyografyası.” Türk Folkloru Araştırmaları, Sayı:1985/1, s.81-107. Sernikli, Güner. 1976. “Türkiye Halkbilimi Alan Araştırmaları Üzerine İlk Düşünceler ve Uygulamalar.” Halkbilimi, Sayı:4, s.3-17. Tanrıöver, Subhi. 1930. “Türk Ocaklarının Tarihçesi ve İftiralara Karşı Cevaplarımız.” Türk Yurdu, 2. seri, V/36, s.2-7. Toprak, Zafer.1984. “Osmanlı Narodnikleri: Halka Doğru Gidenler.” Toplum ve Bilim, Sayı:24, s.23-31. Ülkütaşır, M. Şakir. 1973. Cumhuriyetle Birlikte Türkiye’de Folklor ve Etnografya Çalışmaları. Ankara: Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Yayınları. Wilson, A. William.1990. "Herder, Folklore and Romantic Nationalism." Folk Groups and Folklore Genres. (ed.) Eliot Oring. Logan: Utah State University, s.21-37. Yıldırım, Dursun. 1981.”Türkiye’de Folklor hareketlerine Kısa Bir Bakış.” Millî Kültür, C.3, Sayı:4, s.45-46. Yıldırım, Dursun. 1982.”Folklor ve Çağdaş Kültür Modelimiz Üzerine Görüş ve Düşünceler.” Millî Kültür Şurası Bildirileri, Ankara: Kültür Bakanlığı, s.15-17. Yıldırım, Dursun. 1983. “Türkiye’de Folklor Araştırmalarının Gelişme Merhaleleri I.” Şükrü Elçin Armağanı, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yay. s.115-128. Ziya Gökalp.1928.”Ocaklar ne Yapmıştır, Vazifesi ve Gayesi.” Türk Yurdu, XXI, S:196, Ziya Gökalp.1918.”Halka Doğru Cemiyeti.” Türk Yurdu, XIII/9, s.2-4. [1] Bugün için bilimsel disiplinler açısından ilk bakışta tuhaf görünen bu tür ilişkilerin 19. yüzyıldaki diğer benzerleri sömürgecilikle-antropoloji hatta sosyoloji arasında yaşanmıştır. [2] Slav ve Yunan milliyetçileriyle halkbilimi çalışmaları arasındaki ilişkiye dair daha fazla bilgi ve kaynakça için bkz. Çobanoğlu 1998, 1999. [3] Bu Alman halkbilimcinin kimliği ve halkbilimi çalışmalarındaki yeri konusunda bkz. Çobanoğlu, 1999:179. [4] Şinasi’nin atasözü araştırmaları veya Ziya Paşa’nın “Vah bize..yazık bize.. Bu hale göre bizim millette tabiî olan şiir ve inşa yok mu demek olur. Hayır bizim tabiî olan şiir ve inşamız taşra ahalileri ile İstanbul ahalisinin avâmı beyninde hâlâ durmaktadır. Bizim şiirimiz hani şairlerin nâ-mevzûn diye beğenmedikleri avam şarkıları ve taşralarda ve çöğür şairleri arasında deyiş ve üçleme ve kayabaşı tabir olunan nazımlardır.” (Kaplan 1978:45) şeklindeki ifadelere yer verdiği meşhur “Şiir ve İnşa” makalesi başta olmak üzere Ahmet Vefik Paşa gibi erken dönem Türkçülerinin faaliyetleri bunlar arasındadır. Bu hususta daha fazla bilgi için bkz. Yıldırım 1981. [5] Bu dönemdeki arayışlar için bkz. Rızal 1912. [6] “Halka doğru” direktifinin kaynağını kâh “Rus narodniklerinde” (Toprak 1984:69), kâh Balkanlıların popülist köycülüklerinde kâh Ruslardan mülhem olarak Tataristanlı Türk aydınlarında arayan tarihçilerimizin (Bayraktutan 1996: 81), iki yüzyıllık entelektüel bir geçmişe sahip olan halkbilimi disiplinin kurucu filozoflarının başında yer alan Von Herder’den onun söz konusu prensibinin “gerçek kaynağı” konusundaki müphemlikten kurtulamayan şüpheleri, tarihçilerimizin bir çoğunun kendi disiplinleri dışındakileri okumama şeklindeki temayülünü son derece çarpıcı bir biçimde dışa vurması bakımından ibretamiz bir örnektir. Bu konudaki kargaşa o kadar büyüktür ki, konunun ilk ve en önemli takipçilerinden Ziya Gökalp’ın dahi “halka gitmek” fikrinin Türkiye’ye Hüseyinzade Ali ile geldiğini ve bunun da kaynağında Panislavizm ve sosyalizmin olduğunu ifade etmektedir. Dönemin önde gelen aydını Yusuf Akçura ise bu konuda son derece kendisinden emin bir ifadeyle, “Halka gitmek, bu da müsavatperver, şefkatkar, idealist, Rus dehasının bir ibda-i mahsusudur; ve Batı’da buna tekabül eden bir düşünce yoktur.” (Bayraktutan 1996:81) diyebilmektedir. Bütün bunlar bize Türk halkbilimine yönelik ilk çalışmaları yapanların donanımsızlığını ve halkbilimini milliyetçilikle ilişkilendirerek kullanma fikrini özellikle Rus ve diğer Slavlar arasındaki uygulamalardan mülhem olarak uyguladıklarını göstermektedir. Halkbilimine dair bu ikinci elden malumat ve uygulamalar belki de Türk halkbilimi çalışmaları tarihinde ortaya çıkan yetersizlik yahut birçok bakımdan geri kalmışlığın temel nedenlerinden birini hatta birincisini oluşturduğu düşünülebilir. Türk halkbilimi disiplini adına yapılan teoriden mahrum bir pratik ve bu yönde amacı belirlenmemiş yüzlerce hatta binlerce çalışmanın arka planın da bu başlangıcın durumu üzerinde düşünmeğe değer kanaatindeyiz. [7] Yabancı Türk halkbilimcilerin çalışmaları da düşünüldüğünde çok rahatlıkla bu dönemi “19. Yüzyıl Türk halkbilimi çalışmaları” başlığı altında ele almak mümkündür. Bu dönemle ilgili geniş bir değerlendirme için bkz. Yıldırım 1981; 1982; 1983. [8] Bu ilk üç çalışmanın (Gökalp 1913, Mehmet Fuat 1914 ve Rıza Tevfik 1914) yeni harflere aktarılmış metinleri için bkz. Evliyaoğlu 1988:72-86. [9] Daha fazla bilgi için bkz. (Çobanoğlu 2000:7-8). [10] Bu konuda daha fazla bilgi için bkz. Ülkütaşır 1973; Sernikli 1976; Yıldırım 1981; Sakaoğlu 1985. [11] Türk Ocakları diğer sosyal ve beşeri bilimlerin yanı sıra veya daha doğru bir ifadeyle halkbiliminin verilerinden hareketle toplumsal yapımızı geleceğe yönelik bilimsel açılımlara oturtmağa ve modernleşerek, çağdaşlaşan ancak bunu kökünden kopmadan temeli “mazi olan bir ati” anlayışı içinde inkişaf eden bir yaşam biçimi önermişler ve faaliyet gösterdikleri alanlarda da bu dönüşümü gerçekleştirmişlerdir. Ocağın kapatılmasından sonra da yurdun dört bir yanında kurulan Halkevleri’nde de 1932-1954 arasındaki kuruluştan muhtelif icraata kadar faaliyetleri önemsiz birkaç nüansın dışında aynen yürüten yine aynı Türk Ocaklı kadrolar olmuştur. Bu konuda daha fazla bilgi için bkz. Karpat 1963. |
|
| Son Güncelleme ( Friday, 25 July 2008 ) |
| Sonraki > |
|---|