| Trabzon Resimleri |
| Şehitlikte Tören |
| Eski Trabzon Resimleri |
| Karabağ |
| Trabzon'da Anlatılan Dağlar Anası Adlı Efsanenin Eski Türk Dini İle İlgisi |
|
|
|
| Yazar Esma ŞİMŞEK | |
| Sunday, 20 January 2008 | |
Geçmişten günümüze, Türk kültüründe dağlara ve dağlarla ilgili inanışlara büyük önem verilmiştir. O, dumanlı başının yüceliği ile, geçit vermez yollarıyla, bağrında sakladığı türbe ve yatırlarıyla.......
yemyeşil ağaçları, rengârenk çiçekleriyle şiirlere, türkülere, manilere, destanlara, efsanelere vs. konu olmuştur. Dağlar, bir şahıs gibi kabul edilmiş, sevdiğine kavuşmayan aşık, sılasına hasret kalan garip, uzaklara gönderilen asker hep dağa sitem etmiştir. Dağlar, aşılması güç yolların suç ortağıdır. Dağlar, ayrılığın, gurbetin, vatan hasretinin müsebbibidir. “Dağlar seni delik delik ederim, Kalbur olur, toprağını elerim.” Diyen şair, yüreğinde hissettiği büyük acıyı, bu şekilde dile getirerek, ayrılığın bütün suçunu üzerine yüklediği o koca dağları, un haline getirip eleyeceğini söyleyerek tehdit eder. Bunun dışında, bir çok şiire ve türküye konu olmuştur dağlar: Ben bu dağdan geldim geçtim Acı tatlı suyun içtim Ben yârimden ayrı düştüm Gördünüz mü bakan dağlar? A dağlar, ah ulu dağlarEşinden ayrılan dağlar Yükseklerde yurdun mu var? Şahin değil kurdun mu var? Bencileyin derdin mi var? Gözyaşları akan dağlar. A dağlar, ah ulu dağlar Eşinden ayrılan dağlar (Özbek 1994;440) *** Dadaloğlu, görülmüyor borandan Yıkılsın dağların, kalksın aradan Elbeyli’den geldim koru, Yaradan Sende bir gümanım var Çiçek dağı (Sakaoğlu 1986;85) Yaylası var, ovası var Panzehirli havası var Erenlerden duâsı var Bizim dağların dağların Yurdum, yuvam meskenimsen ay dağlar Ezelden beri menimsen ay dağlar (Özbek 1994;442)
Dağlar, sadece türkülere, şiirlere konu olmamıştır. Türk kültürünün en önemli eserlerinden biri olan Dede Korkut Hikâyeleri’ne baktığımızda, “göğsü güzel kaba dağların” çeşitli özellikleriyle yer aldığını görürüz. “Dumanlı, kutluca, yüce, ala, kara, gökçe, karlı, buzlu, otlu, yerli yatan” şeklinde geçen bu dağlar, bir insan gibi kabul edilip, kişileştirilerek ona; bazen duâ, bazen bedduâ, bazen yemin, bazen de sitem edilmiştir. Dede Korkut, Boğaç Han için söylemiş olduğu oğuznâmede; “Yirlü kara tağların yıkılmasun” şeklinde dağlara da duâ ederken (Ergin 1989; 94); Bamsı Beyrek’in adını koyarken de; “Karşu yatan kara karlu tağlardan aşar olsa Allah Ta’âla senün oğluna aşut virsün” (Ergin 1989;121) der.
Dirse Han’ın hatunu, oğlunu al kanlar içinde görünce, Kazılık Dağına bedduâ eder: “Akar senün sularun Kazılık Tağı Akar iken akmaz olsun Biter senün otlarun Kazılık Tağı Biter iken bitmez olsun Kaçar senün geyiklerün Kazılık Tağı Kaçar iken kaçmaz olsun, taşa dönsün” (Ergin 1989;89)
Dede Korkut, Deli Karçar’dan kızkardeşini isterken dağı, selam vermede kullanır: “Karşu yatan kara tağun aşmağa gelmişem Akındılu görklü suyunı kıçmege gelmişem” (Ergin 1989;125)
Banu Çiçek, Beyrek’in ölmediği haberini, kayınatasına, kayınanasına götürünce, onlar: “Sağ esen çıkıp gelse Karşu yatan kara tağlar sana yaylak olsun Sovuk sovuk suları sana içit olsun” derler. (Ergin 1989;150)
Deli Dumrul’un hanımı, dağlar üzerine yemin eder; “Karşu yatan kara tağları Senden sonra men neylerem Yaylar olsum, menüm gorum olsun”. (Ergin 1989;183) Boyu Uzun Burla Hatun, kocasının yanında oğlunu göremeyince sorar: “Karşu yatan kara tağdan Bir oğul uçurdun-ise digil mana Külünk-ile yıkdurayum.” (Ergin 1989;165)
Destanlarımıza gelince... Yok olma tehlikesi ile yüz yüze gelen Gök-Türk soyu, Ergenekon dağının himayesi ile yeniden güç kazanır. Belli bir seviyeye eriştikten sonra, yine bu dağların geçit vermesiyle/demir dağın eritilmesiyle, seslerini, millet olduklarını bütün dünyaya duyururlar. Göç destanında, Uygur Türklerinin hızla büyüyüp geliştiğini gören Çinliler, bunların gücünü, “Kutlu Dağ” adını verdikleri kayayı parçalayıp götürerek yok etmeye çalışırlar, (Tanyu 1987;40). Oğuz Kağan, ikinci hanımından doğan üç oğluna; Gök, dağ ve Deniz adlarını koyar; Körüoğlu, şehirlere sığmayıp, dağ başlarını mekân tutar. Halk hikâyelerini bu yönüyle değerlendirdiğimizde, sevdiği kızın peşinden giden bir çok aşığın, geçit vermez dağların bağrına sığındığını görürüz. Dağ, dayısından kaçan Deli Boran’ın yıllarca saklandığı yerdir. Kerem, Erzincan dağlarında tipiye yakalanınca, Allah tarafından dağın eteğinde peydâ olan mağaraya sığınmıştır. Dağ, Ferhat’ın Şirin’e kavuşabilmesi için bir imtihandır. Masallarımızda ise, “Kaf Dağı” mitolojik özellikleri ile yer alırken; diğer dağlar, ölüme terk edilen kahramanlara kollarını açmış bir anadır. Bir çok masalda padişah veya babası tarafından ölüme mahkum edilen kahraman, cellada teslim edilerek, bir dağın başında / ormanda öldürülüp, kanlı gömleğinin getirilmesi istenir. Ancak kahramanın ölümüne gönlü razı olmayan cellat, onun gömleğini, kestiği bir hayvanın (geyik, köpek, tavşan, kuş) kanına sürerek ilgili kişiye götürür. Kurban ise ıssız dağ başında yalnız başına bırakılır. Aslında, buradaki “dağa terk etme”, tıpkı “sandığa koyarak suya atma” motifinde olduğu gibi (Şimşek 1997), ölüm cezasına maruz kalan kahramanın bir nevi ölümden kurtuluşudur. Bu yönüyle masallarda dağın, insanı koruduğunu, onu ölümden kurtaracağını söyleyebiliriz. Dağlar, çeşitli özellikleriyle efsanelere de konu olmuştur. Araştırıldığında, geçmişte bir çok dağın, insan olduğu, insanlar gibi konuşan, duyan hatta evlenip çoluk çocuk sahibi olan varlıklar şeklinde tasavvur edildiği, kutsallaştırıldığı; fakat, duâ, bedduâ veya Allah’ın bir cezası sonucu dağa dönüştüğü konusunu işleyen bir çok efsanenin olduğunu görürüz. Şairin dediği gibi:
“Efsaneyi halk yaratır, halk dinler Bulut ağlar, ağaç güler, dağ inler Halk isterse Torosları yürütür Halk isterse Erciyes’i eritir Halk isterse kavuşturur dağları Dağlar ne ki, birleştirir çağları Halk isterse, Ağrı Dağı her gece Gelir Erciyes’e, uyur bilece” (Çankaya 1982;18)
“Büyük Ağrı” ile “Küçük Ağrı” dağlarının hikâyesini bilmeyenimiz yoktur: Evlerine odun taşıyan iki kız kardeş kavgaya tutuşup, birbirlerine bedduâ ederler: “Allah seni öyle bir dağ etsin ki, yaz kış üstünden kar eksik olmasın”. “Sende öyle bir dağ olasın ki, yaz kış üstünden yılan-akrep eksik olmasın”.
Neticede, iki kardeş de, biri Büyük Ağrı, diğeri Küçük Ağrı olarak dağa dönüşürler. Ayrıca büyüğünün tepesi daima karlı, küçüğü de yılanlı, akreplidir. (Sakaoğlu 1989;25) Elazığ’da, Hazar gölünün kıyısında bulunan ve “Hazar Baba” olarak da söylenen Hazar Dağı’nın görüntüsü ise, uzaktan bakıldığında yatan bir insanı hatırlatmaktadır. Halkın inancına göre, yatan kişi “Hazar Baba”dır ve o şekilde dağa dönüşmüştür. Altaylardaki Abakan, Ulug Dağ, Sodokon Dağı, Buz Dağı, Keyiz Dağı, Adalık Dağı, Bejelbik Dağı, Karagay Dağı vs. üzerine anlatılan efsanelerde de, bunların daha önce insan olduğu konu edilir (Ergun 1996;66-70) Örneklerden de anlaşılacağı üzere bir çok dağın, geçmişte insan olduğu kabul edilerek, adına ve şekline bağlı olarak bir takım hikâyelerin yakıştırıldığını söyleyebiliriz. Bu dağlardan bir çoğu kutsal kabul edilir ve çeşitli gayelerle (çocuk sahibi olma, hastalıklardan kurtulma, dileklerde bulunma, yağmur duâsı vs.) ziyaret edilir. Halkın nazarında, kutsal kabul edilen bu dağların diğer dağlardan farklı ve olağanüstü tarafları vardır: ışık saçma, ses verme, dilekleri kabul etme, ters davrananları veya inanmayanları cezalandırma gibi. İşte Trabzon’un Maçka ilçesinde anlatılan “Dağlar Anası” adlı efsanede de bu özellikleri görmekteyiz. Efsane kısaca şöyledir: “Maçka’da ‘Dağlar Anası’ olarak bilinen bir inanış vardır. Bu inanışa göre, yayla vakti gelip de, insanlar yaylaya (Karakaban yaylası) çıkınca Dağlar Anası çok sevinir, köylerine döndükleri vakit de üzülüp ağlarmış. Günün birinde, bir hoca/imam çıkıp, ‘Dağlar Anası’ diye bir şeyin olmadığını ve bu düşüncesini ispatlamak için de kışı yaylada geçireceğini söyler. Kış gelip de herkes köyüne gidince, dağlardan garip sesler, gürültüler gelmeye başlar. Hoca, bu dağların gürültüsüne dayanamayarak ölür. Ölmeden önce de bir kâğıda: ‘Ben, ne açlıktan, ne susuzluktan, Dağlar Anası’nın sesinden öldüm’ diye yazar. Ertesi yıl hocanın cesediyle karşılaşan halk, vasiyeti üzerine onu öldüğü yere defneder” (Işık 1998;77) Efsanenin benzeri Çepniler arasında “Deli Çoban” adıyla anlatılmaktadır. Ancak burada, “Dağlar Anası” inancı yoktur. Sadece, adı geçen çoban, kışı yaylada geçirmek ister. Kışın karlar yağmaya başlayınca dağlardan korkunç sesler duyar ve öleceğini anlayarak bir kağıda; “Ne açlıktan, ne susuzluktan, illâ illâ da dağların kütlemesinden, ulumasından gorktum” diye yazar. Yazın yaylaya çıktıklarında Deli Çoban’ın ölüsüyle karşılaşan köylüler, bu yaylaya çobanın adını verirler (Çelik 1999;141). Aynı efsanenin bir varyantı ise Bingöl’de, “Bingöl dağları” adıyla anlatılmaktadır: Daha çok “Deli Çoban” adlı efsaneye benzeyen bu metinde ise, Karlıova’da yaşayan bir Bey, kışı Bingöl Dağlarında geçirmek ister ve bütün ısrarlara rağmen, dağın zirvesine bir konak yaptırıp orada yaşamaya başlar. Ertesi yıl, karların erimesiyle dağa çıkan köylüler, Bey’i bulamazlar. Sadece deri üzerine kömür parçasıyla yazılmış bir yazıyı görürler: “Sakın beni açlıktan, susuzluktan öldü sanmayın! Ben, korkudan da ölmedim. Fakat Bingöl Dağlarının iniltisi bana rahat vermedi. Ölmüşsem sebebi dağların korkunç iniltisidir...” İşte, o günden beri Bingöl Dağlarının iniltisine inanılmaktadır (Alptekin 1993;97-98) Dikkat edilirse, tespit ettiğimiz bu varyantlarda, dağa analık vasfı verilmemiş, sadece dağın kışları kalınmayacak kadar yüksek ve o derecede soğuk olduğu ifade edilmiştir. Bingöl varyantındaki bu ses, “dağın iniltisi” şeklinde yorumlanır ki, bu iniltinin de “dağ iyesi” ile bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Çepni varyantında, çobanın ölümüne sebep olan ses, korkunç fırtına, yağmur, kar sesi veya gök gürültüsü gibi değerlendirilebilir. Üzerinde durduğumuz “Dağlar Anası” adlı efsanede, çeşitli yöreleri ile eski Türk inancının izlerinin bulunduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği gibi Türklerde Tek Tanrı (Gök Tanrı) inancı vardır. Ancak, Gök Tanrı’nın yanında “yardımcı”, “koruyucu” ve “kara” ruhlar (iye, sahip) bulunmaktadır. Bunlar; “Gök-Yer ve Dağ İyeleri”, “Ev-Ocak-Ateş İyeleri” ve “Su İyeleri”dir. Bu iyeler “Yer-Su” olarak da geçer. Nitekim Orhun Âbideleri’nde geçen; “Üze Türk Tengrisi Türk ıduk yiri subı ança itmiş (Yukarıda Türk Tanrısı, Türk mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiş)” (Orhun Abideleri, Kül Tigin âbidesi, Doğu Yüzü, 10-11, satır) şeklinde geçen satırda “mukaddes Yer-Su” terimi hem vatan, hem de koruyucu ruhlar anlamındadır. Abdülkadir İnan; ”Şamanist Türk boylarında rastlanan dağ, su (ırmak, göl, pınar), ağaç-orman, kaya kültü eski Türk yazıtlarında “Yer-Sub” adı altında toplanmıştır” (İnan 1986;48) diyerek, “Yer-Sub” inancı ile bu kültler arasında bir bağlantı kurmaktadır. Türkler, çeşitli tabiat hadiseleri karşısında korku, hayret ve saygıya bağla olarak, bunlarda bir takım gizli güçlerin olduğunu kabul etmiş ve ibadetlerini doğrudan doğruya değil, bu gizli güçler / ruhlar vasıtasıyla Gök Tanrı’ya yap-mışlardır. Bu ruhlar adeta Tanrı ile insanlar arasında bir elçi olmuştur. Nasıl, İslâmiyet’te Allah’a imandan sonra meleklere, peygamberlere, kitaba (Kur’an-ı Kerim’e) da inanılıyorsa, eski Türk inancında da Gök Tanrı’nın etrafında, onun tarafından yaratılan ve onun emriyle hareket eden iyeler (ige, ıs, tös), olağan-üstü güçler vardır ki, bunlar arasında güneş, ay, yıldızlar gibi gök cisimleri ile Yer-Su ve Umay gelmektedir. “Göktürk ve Uygurlarda Yer-Su’lar şeklinde ifadesini bulan tabiat kuvvetlerine inanış, öteki Türk topluluklarında da dağ, su, ırmak, göl, pınar, ağaç, orman ve kaya kültleri şeklinde kendini gösterir” (Günay-Güngör 1998;52-53). “Yer-Su” inancı içerisinde değerlendirilen “Dağ” kültü de tamamıyla Gök Tanrı inancıyla ilgilidir. Türkler, belki de göğe yakınlığı sebebi ile yüksek dağları kutsal bilmişler, Tanrı makamı kabul etmişler ve kurbanlarını Gök Tanrı’ya buralarda sunmuşlardır. “Altaylara göre dağ ruhları tamamıyla müstakil bir zümredir; Ülgen ve Erlik ile münasebetleri yoktur. Bu ruhlar, insana iyilik yapar, refah ve saadet bahşeder; saygısızlığa karşı da ceza verir ve hastalık gönderirler” (İnan 1987;416). Orta Asya’daki dağların büyük bir kısmı, Türkçe veya Moğolca mübarek, mukaddes, büyük ata, büyük hakan anlamına gelen isimlerle anılmaktadırlar; Han Tanrı, Bayan-Ula, Buztağ-Ata, Bogdu-Ula, Othon-Tengere, Iduk Art, Kayrukan, Erdene Ula vs. (İnan 1986;49). Her dağın bir sahibinin olduğu düşüncesi, Türklerin İslâmiyet’i kabul etmesinden sonra evliya ile yer değiştirmiştir. Kazak-Kırgız duâlarında;”Kızıl dağın başında Koz evliya, Öküz dağın başında Öküz evliya, Koçkar dağın başında Konur-baş evliya...” gibi hitaplar yer almaktadır (Ögel 1995;430). Anadolu’da da, evliya ve ermişlerin adını taşıyan bir çok dağ bulunmaktadır. Dumlu Baba, Hasan Baba, Ak Baba, Çoban Dede, Parmaksız Sarı Baba, Güzel Baba, Koruyucu Baba (Kalafat 1995;43), Kurt Dede, Ayvet Dede, Baba Emir, Çalgam Baba, Geyikli Baba, Kızıldağ Baba, Koç baba, balaban Baba, Tüllüce Baba, Ali Baba, Kandil Baba, Gül Dede, Küpeli Baba... (Özen 1996;25), Muzaffer Baba, Anguzu Baba (Anguzu / Aynu’l-guzat) vs. Altaylar arasında, bazı dağlara; kadın-erkek, ana-baba cinsiyetlerinin de yakıştırıldığı görülmektedir. Dağlar genellikle, analık vasfını üzerinde taşımasına rağmen, üzerinde yatan evliyalara bağlı olarak “baba” terimi de kullanılır. Nitekim içege oymağı kadınlarının, Sakçak dağına “kayınbaba” dedikleri ve dağı uzaktan gördüklerinde başlarını örttükleri belirtilmektedir (İnan 1986;53) Üzerinde durduğumuz efsane de ise “dağlar Anası” diye bir terimden ve bu terime bağlı olarak da gözle görülmeyen olağanüstü bir tipten bahsedilmektedir. Öyle zannediyoruz ki, buradaki “Dağlar Anası”, eski Türk inancındaki “Dağ İyesi” ile aynı anlamda kullanılmıştır ve buna “analık” vasfı verilmiştir. Yaz mevsimi geldiğinde, insanların yaylaya çıkmasına Dağ Anası’nın sevinmesi ise, kutsal dağ başlarında, Gök Tanrı’ya yapılan ibadetleri hatırlatmaktadır. Eski Türk inancında dağa çıkış sebebi, kesilen kurban veya yapılan ibadet ile Gök Tanrı’yı memnun etmektedir. Bu düşünceden hareketle, Dağ anası da, yaylaya çıkan insanları görünce sevinmekte, yani memnun olmaktadır. Üzerinde durduğumuz efsanede dikkat çeken bir husus da, “Dağ Anası” inancına karşı çıkan kişinin hoca/imam olmasıdır. Aslında, bu bir tesadüf değildir. Hoca İslâmiyet’i, “Dağ Anası” ise eski Türk inancını sembolize etmektedir. Her ne kadar, iki inanış arasında büyük benzerlikler olsa da, İslâmiyet’i kabul etmeyen Türklerin mevcudiyetini de düşünürsek, arada bazı farklılıkların olduğu muhakkaktır. Hoca, “Dağ Anası”nın varlığına inanmadığı için, yani halkın ortak inanışına karşı çıktığı, bir nevi eski Türk inancını reddettiği için cezalandırılmıştır. Oysa, “dağ iyeleri”nin asıl görevi kendilerine saygı gösteren kişilere yardım etmek, onların dileklerini yerine getirmektir. Ama, aksi harekette bulunanlarda cezalandırılmıştır. Türk dünyasında anlatılan bir çok efsanede dağ, darda kalan insanlara yardım eder: “Kükütli Suv” adlı Kırgız efsanesinde, kâfirlerle savaşan Hoca Baba, düşman tarafından sıkıştırılınca; “Ey dağ, yarıl” der, dağ yarılır ve içine girer (Ergun, 1997;509). Türkmenlerin “Kırk Kız Ata” efsanesinde ise düşmandan kaçan kırk kızdır ve kendi istekleri ile dağın içine girip taşa dönüşürler (Ergun 1997;508). Azerbaycan’da anlatılan; “Dağ Yiyesinin Acımaglığı” adlı efsanede de, dağ yiyesi yaşlı bir adam kılığına girerek, ava çıkan avcıları imtihan edip; onların davranışlarına göre, avlarının bereketli veya bereketsiz olmasını sağlar (Gözelov-Memmedov 1993;132). Aynı bölgede anlatılan; “Dağ Yiyesi ve Şaman” adlı efsane de ise dağ iyesi, bir kadındır ve gece vakti dağa gelen kişiyi kendine eş olarak almak ister. Bu adamın aklı başından gider, deli-divane şeklinde dört bir yanı dolaştıktan sonra; “Men dağın içine girirem” diyerek can verir (Gozelov-Memmedov 1993;36-37). Aslında bu efsane ile, üzerinde durduğumuz metin arasında, “tek başına dağda kalma”, “olağanüstü bir varlığın gücü” ve “ölüm” gibi konularda büyük benzerliklerin olduğu söylenebilir. Hocanın ölümüne sebep olan hadise, dağlardan gelen garip sesler, acaip gürültülerdir. Eski Türk inancında, çeşitli tabiat olaylarına ve varlıklarına karşı duyulan saygı, korku ve hayret neticesinde bunların kutsallaştırıldığı ve bazı gizli kuvvetlerinin, ruhlarının olduğunu yukarıda belirtmiştik. Dağ da bunlardan biridir. O halde, gizli kuvvetlere sahip olan bir dağ, halkın inanışına göre, bazen sevinip güler, bazen ağlar, bazen dilekleri kabul eder, bazen insanları cezalandırır, bazen de garip sesler çıkarabilir. Nitekim; Altaylar arasında anlatılan “Kadın Dağı”, efsanesinde, eşini savaşta kaybeden bir kadının, kıyamete kadar onun ardından ağlayabilmek için Tanrı’dan, dağa dönüşmek istediği anlatılır. İnanışa göre, bu dağdan, belli zamanlarda (hava değişmelerinde) ağlama sesleri işitilmektedir (İnan 1987;275). Dikkat edilirse, buradaki “Kadın Dağı” ile “Dağlar Anası” arasında cinsiyet ve özellikleri bakımından benzerlikler görülmektedir. “Kadın Dağı” sürekli ağlar, “Dağlar Anası” ise, yaylaya insanlar gelince sevinip güler, onlar gidince de üzülüp ağlar. Dağdan çeşitli seslerin gelmesi, Bugün Türk dünyasında anlatılan başka efsanelerde de görülmektedir. Kırgız Türkleri arasında anlatılan “Kırk Kız” efsanesi bunlardan sadece biridir (Ergun 1997;586). Malatya’nın Derende ilçesine bağlı Ağılyazı köyünde anlatılan “Gelin Tepesi” adlı efsanede de, ölen iki gelinin, yılın belirli mevsimlerinde, mezarlarından çıkarak ağıt söylediklerine inanılır (Alptekin 1993;85-86). Görüldüğü gibi üzerinde durduğumuz metinde bir inanış veya efsane şeklinde “Dağ iyesi” inancı yaşatılmaktadır. Ama, iye veya sahip “ana” olmuştur. “Dağlar Anası”, Karakaban Yaylasında bulunan ve gözle görülmeyen bir güçtür. Bu güç, insanların toplanmasıyla mutlu olur, dağılmasıyla üzülür, varlığını kabul etmeyenleri de cezalandırır. Netice itibariyle, bugün İslâm dinini kabul etmiş olan Anadolu insanı, çeşitli gelenek ve inanış adı altında ve İslâmî bir kılıfa sokarak, Eski Türk inancını devam ettirmektedir. Ağaca bez bağlamada, delikli taşlardan geçmede, suya dilek dilemede, dağlara kişilik vermede ve çeşitli yerlerdeki türbeleri ziyaret etmede kendini gösteren bu inanış, Trabzon’un Maçka ilçesinde, Karakaban Yaylasına bağlı olarak anlatılan “Dağlar Anası” adlı efsanede de; dağa kişilik verme, dağdan ses gelmesi ve buna inanmayanı cezalandırma şekliyle yaşatılmaktadır.
Kaynaklar
Alptekin, Ali Berat (1993); Fırat Havzası Efsaneleri (Metinler), Antakya. Çankaya, Sebahattin (1982); Elif ile Yusuf (Bir Kadirli Efsanesi).? Çelik, Ali (1999); Trabzon-Şalpazarı Çepni Kültürü, Trabzon. Ergin, Muharrem (1989); Dede Korkut Kitabı I / Giriş-Metin-Faksimile. Ankara. Ergin, Muharrem (1983); Orhun Abideleri, İstanbul. Ergun, Metin (1996); “Dağlarla ilgili Altay-Türk Efsaneleri”, Milli Folklor. 4 (31/32), Güz/Kış, s.66-70. ---------(1997); Türk Dünyası Efsanelerinde Değişme Motifi II.C. Metinler, Ankara Gözelov, Füzûli-Celal Memmedov (Terc. Ve tert. Ed.) (1993); Şaman Efsaneleri ve Söylemeleri, Bakı. Günay, Ünver-Harun Güngör (1998); Türk Din Tarihi, İstanbul. Işık, Neşe (1998); Doğu Karadeniz Efsanelerini Derleme ve Araştırma (Trabzon, Rize ve Artvin Efsaneleri), Trabzon (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). İnan, Abdülkadir (1986); Tarihte ve Bugün Şamanizm / Materyaller ve Araştırmalar, Ankara -------------------(1987); “Türk Mitolojisinde ve Halk Edebiyatında Kadın”, Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 274-280. -------------------(1987); “Altay Şamanlığına Ait Maddeler I”, Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 404-452. Kalafat, Yaşar (1995); Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara. Ögel, Bahaeddin (1995); Türk Mitolojisi, II. C., Ankara Özbek, Mehmet (1994); Folklor ve Türkülerimiz, İstanbul. Özen, Kutlu (1996); Sivas ve Divriği Yöresinde Eski Türk İnançlarına Bağlı Adak Yerleri, Sivas Sakaoğlu, Saim (1986); Dadaloğlu, Ankara. Sakaoğlu, Saim (1989); 101 Anadolu Efsanesi, Ankara. Şimşek, Esma (1997); “Halk Anlatmalarında ‘Sandığa Koyarak Denize Atma’ Motifi Üzerine”, Milli Folklor, 5(36), Kış, s.34-41. Tanyu, Hikmet (1987); Türklerde Taşla İlgili İnançlar, Ankara. |
|
| Son Güncelleme ( Saturday, 31 May 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
Mithat Kerim ARSLAN |
Mehmet BİLGİN |
| Tarih-Dil - Edebiyat Sempozyumu Dil Kİtabı |
| Tarih-Dil- Edebiyat Sempozyumu Tarih Kİtabı |
| Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türk Kültür Mirası |
| Uluslararası Kültür ve Tarih Sempozyumu |
| Trabzon Tarihi Sempozyumu |