Trabzon Türk Ocağı Resmi Sayfası ...... .................. Trabzon Türk Ocağı Resmi Sayfası

Increase font size  Decrease font size  Default font size  Skip to content
Trabzon Türk Ocağı İnternet Sayfasına Hoş Geldiniz
Anasayfa arrow Tarih-Dil - Edebiyat Sempozyumu Dil Kİtabı arrow Hahamîzâde İhsan Bey'in Şiirinde Pozitivizm
Hahamîzâde İhsan Bey'in Şiirinde Pozitivizm PDF Yazdır E-posta
Yazar Ali İhsan KOLCU   
Wednesday, 30 January 2008

Şark oturup beklemenin yeridir.

A. Hamdi Tanpınar
 Bilindiği gibi pozitivizm sistematik olarak ilk defa Fransız düşünür Auguste Comte tarafından felsefe sahasına hediye edilmiş bir düşünce akımıdır. Poziti­vizmin bizim düşünce ve kültür alanımızdaki yansımaları ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Comte’un, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’ya yazdığı üç mektupla başlar.<!--[if !supportFootnotes]-->[1]<!--[endif]--> Fransız filozofu bu mektuplarında Paşa’yı yeni ihdas ettiği dine davet ediyor ve bu dinin en uygun tecrübe alanı olarak gördüğü şarkın felsefeden nasi­bini almamış bakir coğrafyasında yeşermesini düşünüyordu.


Fakat ağır devlet meseleleriyle uğraşan Mustafa Reşid Paşa bu davete iltifat etmez. Bu tarihten otuz yıl sonra ilk Türk pozitivisti ve naturalisti sayılan Beşir Fuad, Auguste Comte’un adını zikredecek ve onun bilhassa Osmanlı kamuo­yunda tanınmasında büyük rol oynayacaktır.

Mustafa Reşid Paşa’nın himayesinde Paris’te maliye tahsili fırsatını elde eden, Tanzimat edebiyatının kurucularından İbrahim Şinasi Efendi, özellikle Münacât’ında ve Reşid Paşa için kaleme aldığı kasidelerinde pozitivizmin edebi­yatımızdaki ilk ciddi yansımalarını gerçekleştirecektir. Onun özellikle münacâ­tında aklın onayladığı, rehberlik ettiği bir iman anlayışını teklif etmesi devrin inanç hayatını derinden sarsan bir hareket olmuştur.

 

Vahdet-i zâtına aklımca şehâdet lâzım

Cân-ü gönlümle münacât-ü ibâdet lâzım

Şinasi, bu beytinde geleneksel imandan ayrılmamakla birlikte Tanrı’ya olan inancını bir de akıl yoluyla algılamak istediğini ve aklın onaylayacağı bir imanın daha kuvvetli olacağını ifade etmektedir. Ardından da asıl niyetinin Allah’a şevk ve neşe ile tapmak olduğunu vurgulayan beyti ile düşüncesine açıklık getirmek­tedir.

 

Neşe-i şevk ile âyâtına tapmak dilerim

Anlavar Hâlık’ıma gayrı ne yapmak dilerim

Ama bir kere ok yaydan çıkmıştır. Osmanlı aydını pozitivizmi uygulanabilir bir tecrübe olarak kabul etmiştir bile. Bunun en önemli göstergesi Tanzimat’tan bugüne gelinceye kadar Amentü adını verdiğimiz klâsik iman şartlarından ayrı ve başını pozitivizmin çektiği yeni iman değerlerini işleyen çok sayıda Amentü şiiri ya da Amentü nitelikli bilimsel yazı kaleme alınmıştır.<!--[if !supportFootnotes]-->[2]<!--[endif]-->

Bu tarihten sonra Türk fikri ve edebî hayatında pozitivizmin izleri gide­rek ivme kazanan bir seyir takip etmiştir. Şinasi’den sonra Varşova’da intihar ederek tıpkı Beşir Fuad gibi hayatına son veren Sadullah Paşa, pozitivist olduğu için Meclis’te Allah adına yemin etmeyen Ahmed Rıza, oğlu Halûk’a Amentü yazan Tevfik Fikret, Baha Tevfik, Abdullah Cevdet gibi isimler pozitivist düşün­cenin temsilcileri olmuşlardır.

Bilindiği gibi pozitivizm, Comte’nin ihdas ettiği üç hâl kanununa dayan­mak­tadır. Comte’a göre insanlık üç büyük inanç devresi geçirmiştir.

Birinci devre Teolojik devredir. Bu devirde insanlar çok fazla zekâ ve bilgi­leri olmadığı için olayları ve inanç unsurlarını hayal güçleri ile kurmuşlardır. Böylece insan şekli ve karakteri taşıyan tanrılar uydurmuşlardır.

İkinci devir metafizik dönemidir. Bu devirde artık olayların sebepleri in­san ve onun uydurmuş olduğu tanrılar değildir; onların yerini gizli mahiyetler ve ruhlar alıyordu. Dinî güç duygular ve algılar dünyasının ötesine taşıyordu. Buna dinler devri demek mümkündür.

Üçüncü devir ise Pozitivist devridir. Comte’a göre bu insanlığın idrâk et­tiği son merhaledir. Artık dinler hayatın dışına itiliyor, olaylar ilmin ışığında deney ve tecrübenin sahasında sınandıktan sonra anlam ve ifade bulabiliyordu. Akıl, deney labaratuvar ve ilmî kıstaslar bu devrin iltifat ettiği anlayış tarzlarıdır. “Comte’un yeni dininde Allah, ruh, ebedî alem yoktur. Bu sebeple de bu din me­tafizik bir mahiyet taşımaz.<!--[if !supportFootnotes]-->[3]<!--[endif]-->

Edebiyat alanında yukarıda belirtilen tesir çizgisi 1885’de doğmuş ol­makla birlikte bir 20. asır edebi olan Hamamizâde İhsan Bey’de de kendini gös­termiş­tir.<!--[if !supportFootnotes]-->[4]<!--[endif]-->

Bu yazıda şâirin Tasvir-i Hâl adlı 78 beyitlik manzumesinden hareketle onun şiirinde pozitivizmin izlerine işaret edilecektir.

Tasvir-i Hâl manzumesinde şâir lirik bir girişten sonra içinde bulunduğu çağda insanımızın sosyal ve siyasi manzarasını, geri kalmışlık ve miskinliğimizi hatırlatır.

 

Seyr ü tayr eyler cihân fevka’s-semâ tahte’l-bihâr

Meskenet bâbında biz peyveste nevbet bekleriz

Ona göre dünyanın altının ve üstünün devamlı hareket halinde olduğu halde bizler, miskinlik kapısında durmadan nöbet beklemekteyiz.

Batının birkaç yüzyılda ulaştığı teknolojik üstünlük ile medenî zenginlik kar­şısında Osmanlı aydınının içinde bulunduğu tutum miskinlik olarak tanım­lan­maktadır. Aynı miskinlik daha sonra Tevfik Fikret’in Promete şiirinde de ele alı­nacak ve şâir Avrupa’ya tahsil için giden oğlu Halûk’a

“Yüklen getir ne varsa biraz meskenet-fiken

Bir parça ruhu, benliği idrâki besleyen”

diye seslenecek ve ondan içinde bulunduğumuz miskinliği kıracak ne varsa Avrupa’dan yükleyip getirmesini isteyecektir.

Şâir manzumenin 9. beytinde

Kayd-ı âb ü dâneden âzâdeyiz Mevlâ kerîm

Dâm-ı gayret kurmayız âmâde kısmet bekleriz

diyerek, toprağa tohum atmadan ve sulamadan Mevlâ kerîm diye bekledi­ğimizi, ayrıca gayret ve çalışma ağını kurmadan sürekli kısmet beklediğimize işaret etmektedir. Pozitivist düşüncede hiçbir şey tesadüfî değildir. Olaylar se­bep-sonuç ilişkisi içinde açıklanır. Toprağa tohum atmadan, onu sulamadan, ilâçlamadan kısaca bir ürünün yetişmesi için gerekli ortam hazırlanmadan verim beklemek sadece hayal görmekten ibarettir. Bu beyit aynı zamanda tevekkülü yanlış yorumlayan klâsik Şark imanına da bir tarizdir.

Şâir 11. beyitte Batı ile Osmanlının gelişmişlik açısından bir mukayese­sini yapar:

Garp olur bir meşrık-ı feyz ü refâh anlar yaşar

Biz ne gaflettir kıyâmetten alâmet bekleriz

Batı bereket ve refahın doğduğu yerdir, orada yaşayanlar bolluk içinde ha­yatlarını sürdürürken bizler gaflet içinde, kıyametin gelmesi için işâret bekle­mekteyiz. Bu hayattan ümidini kesmiş, hayat karşısında mağlup olmuş bir anla­yışın tezahürüdür.                 

Şâir 13. beyitte yaşama biçimimizi de eleştirmekte ömrümüzün değerini bilmediğimizi ve dünyanın zevkinden nasibimizi almadığımızı söylemektedir.

Zevk-i dünyâdan da biz mey’ûs olan gafilleriz

Bilmedik ârâm ü kadr-i ömrü rıhlet bekleriz

Hamamizâde İhsan Bey bu manzumede hem Ziyâ Paşa’nın Terkib-i Bendi ile Terci-i Bendi hem Sadullah Paşa’nın meşhur Ondokuzuncu Asır şiiri ve hem de Şinasi ve Namık Kemâl’in kuvvetle tesiri altındadır.

Öncelikli olarak Ziya Paşa’nın devrinin bir sosyal panoraması olan Terkib ve Terci’inde kuvvetli bir hiciv ve tenkidin varlığı sezilir. Ziya Paşa devrinin şikâ­yet konusu olan hususlarını sıraladıktan sonra;

İdrâk-i meâli bu küçük akla gerekmez

Zirâ bu terâzu o kadar sıkleti çekmez

diyerek pozitivizmin zıddına insan aklının devrin problemlerini çözemeye­ceğine olan inancını ifade eder. Aynı Ziyâ Paşa halbuki bir gazelinde;

Diyâr-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm

Dolaştım mülk-i İslâmı bütün virâneler gördüm

diyecektir. İhsan Bey’in manzumesi ile Ziyâ Paşa’nın manzumeleri arasın­daki benzerlik sosyal tenkid ve hiciv konusunda daha belirginleşmektedir.

Şâir 14. beyitte bu çağda her milletin ancak sanatla ve servetle hükmede­bi­leceğini ifade ederek bizim mahkûm bir millet olarak boşuna bize itiat edecek ahali beklediğimizi vurgulamaktadır.

Hükmeder hem san’atla hem servetle her millet bugün

Millet-i mahkûmeyiz gûyâ raiyyet bekleriz

Şâir manzume boyunca Batı ile aramızdaki hayatı ve olayları anlayış far­kını açık bir şekilde gözler önüne serer. Hemen her alanla ilgili yaptığı mukaye­se­lerde adetâ geri kalmışlığımızın bir haritasını çıkarır. Maddî fukaralığımızın ya­nında bir de zihnî fukaralığımız vardır.

Aşağıdaki beyitler zihnî fukaralığımızı, cehaletimizi ağır bir lisanla hicvetmekteyiz.

 

Kûşe-gîr inzivâ olmakla bir dergâhda

Şeyh-i câhilden aman yâ Rab kerâmet bekleriz

 

Olmadan asla mürid-i hânkâh-ı ma’rifet

Tıfl-ı endek sâl  iken feyz-i velâyet bekleriz

 

Hâl ü mâziden ki istidlâl-i âti etmeyiz

Râh-ı istikbâl için ders-i nedâmet bekleriz

 

Civel-i ibretle mâlidir kitâb-ı kâinât

Hangi bâbından onun bilmem ki ibret bekleriz

 

Sardı her yandan cehâlet biz girân-hâb u hayâl

Çünkü bîdâr olmayız sûr-i kıyâmet bekleriz

 

Manzumenin tamamına baktığımızda şâir, medenî yürüyüşe ayak uydura­mayışımızdan, idari şeklimizden, rüşvet ve irtikâbın alıp başını gitmesin­den, şarka özgü miskinlikten, eşyânın ruhuna nüfuz edebilecek teknik donanı­mından mahrum oluşumuzdan, her türlü kutsalın önüne geçen bencilliğimizden, kaderci ve teslimiyetçi tavrımızdan, cehaletimizden, şikâyet etmektedir.

Manzumenin redifi bu açıdan ilgi çekicidir. Şâir her beytin sonunda ‘bekle­riz’ fiilini kullanmaktadır. Beklemek edilgenliğin adıdır. Tanpınar haklı olarak “Şark oturup beklemenin yeridir” demiştir. Bu içinde bulunduğumuz ve ruhu­muzu saran miskinliğin meşrulaştırılmasından başka bir şey değildir.

Şâir pozitivizmin can damarı olan ve hakikatte bizim uzun zamandan beri ihmal ettiğimiz ilim ve fen karşısındaki umarsız tavrımızı aşağıdaki beyitte açık bir şekilde ifade etmektedir.

İlm ü hikmet fen birer efsânedir gûş etmeyiz

Râviyândan nâkılândan hoş hikâyet bekleriz

İlim ve fen duymak istemediğimiz birer efsanedir. Buna karşılık nâkilciler­den ve rivâyetçilerden hoş hikâyeler beklemek arzusunda olduğumuzu söylüyor. Kabul etmek gerekir ki müsbet okullar kuruluncaya kadar bizdeki ilim nâkilcidir. Halbuki pozitivist düşünce ve çağın hâkim olduğu temel eğitim disip­lini nâkilci değil akılcıdır.

Şâir bütün bu olumsuz gelişmelere karşın övündüğümüz ahlâkımızın da bo­zulmuş olmasına hayıflanmadan duramaz.

Hâk-i iflâs üzre düşmüş cân verir ahlâkımız

Hangi vicdânda rehâ kimden fazilet bekleriz

1904 yılında tamamlanan bu manzume bütünüyle ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında cereyan eden fikrî ve medenî değişimin bir tenkidi ve özeti gibi­dir. Şiirdeki ses ve hitabet tarzı ile Namık Kemal’in; yer yer hikemî bir hüviyete bürünen tavrı, hiciv ve tenkîd havasıyla Ziyâ Paşa’nın, Batı’nın teknolojik ve ge­lişmişlik üstünlüğünün dile getirilmesiyle Sadullah Paşa’nın özellikle ondokuzuncu yüzyıl şiirinin tesiri altındadır.

Bütün bu tesirlerin yanında Hamamizâde İhsan Bey, dil olarak da tama­men yukarıda adlarını zikrettiğimiz şâirlerin etkisi altında. Zaman zaman sade ve bir sehl-i mümteni edâsıyla söylenmiş hissini veren mısraların yanında ağır ve ifa­dede zorlandığı mısralara da rastlamak mümkündür.

Sonuç olarak iki asır arasında yaşamış bir son devir edibi olarak Hamamizâde İhsan Bey, kendinden önceki neslin tehlikeli tecrübeleri gibi olmasa bile, pozitivizmin etkisinde kalmış onu hiç olmazsa edebî sahada tecrübe etmiş bir şâirimizdir.

 

Tasvir-i Hâl <!--[if !supportFootnotes]-->[5]<!--[endif]-->

 

Tâ-be-key biz kûşe-i zill ü atâlet bekleriz

Arz için ahvâli yâ erbâb-ı geyret bekleriz

 

Şimdilik bir nebzecik tasvir-i hâl etmek gerek

Hayli demdir böyle bir fırsat ganîmet bekleriz

 

Korkumuz yok kimseden ancak yaman bir âfetin

Gamze-i mu’ciz-nümâsından icâzet bekleriz

 

Himmetinden bir şehin âsûde-ahvâliz diye

Şükrederken halk-ı âlem biz şikâyet bekleriz

 

Hep şikâyet üzre tatrîr-i şü’ünât eyleriz

Çehre-i endîşeden çeşmân-ı dikkat bekleriz

 

Dâiriz hüsrânda hâlâ etmişiz ızhâr-ı acz

Kûşe gîr-i inzivayız pür-kesâlet bekleriz

 

Seyr ü tayr eyler cihân fevka’s-semâ tahte’l-bihâr

Meskenet bâbında biz peyveste nevbet bekleriz

 

Devlet-i aksâya etmiş i’tilâ-cüyân su’üd

Zillet-i kusvâda biz gûyâ hakâret bekleriz

 

Kayd-ı âb ü dâneden âzâdeyiz Mevlâ kerîm

Dâm-ı gayret kurmayız âmâde kısmet bekleriz

 

Dest-i tedbîr-i beşerdeyken zimâm-ı hayr ü şer

Rüzgârın pençesinden tâb ü kudret bekleriz

 

Garb olur bir meşrık-ı feyz ü refâh anlar yaşar

Biz ne gaflettir kıyâmetten alâmet bekleriz

 

Neşve-i renc-i bidâyetten ki nevmîd olmuşuz

Âlemin zâhir şü’ûnunda nihâyet bekleriz

 

Zevk-i dünyâdan da biz mey’ûs olan gafilleriz

Bilmedik ârâm ü kadr-i ömrü rıhlet bekleriz

 

Dün bugün derken çalar bir gün bu ömrün sâati

Hâli ıslâh etmeden ferhunda-sâat bekleriz

 

Servet-i millet diğer ellerde devr ettikçe biz,

Kenz-i gaybîden ne hoş ümmîd-i servet bekleriz

 

Hakkı ihkâk eylesek ehvendi cürm-i irtikâb

Biz fakat dünyâda haksızdan da rüşved bekleriz

 

Hâmil-i nakd olmadık zirâ ricâlü’l-gaybdan

Ay başından bir maaş almakta âdet bekleriz

 

Ehlimizken fevt olup gitmiş ricâl-i sâbikûn

Dullarız üç yüz yıl olmuş ehl-i va’det bekleriz

 

Mezra-ı endîşe kalmış bî-nasîb-i rûzgâr

Mülki i’mâr etmeden feyz-i tabiat bekleriz

 

Milletin ebvâb-ı beytü’l-mâli me’keldir bize

Altı yüz yıldır ki ebvâb-ı hükümet bekleriz

 

Devr eder gûyâ dü bâb üstünde emr-i intiaş

Bâb-âti yoksa esfelden ma’işet bekleriz

 

Hükmeder hem san’atla hem servetle her millet bugün

Millet-i mahkûmeyiz gûyâ raiyyet bekleriz

 

Elde yok bürhânı var da’va-ı insaniyyetin

Kâyıdü’l-hâcâta baş urmaz da hüccet bekleriz

 

Bilfiil gayret nedir gâyet nedir farketmeyiz

Eyleriz ancak du’â der-ân icâbet bekleriz

 

Püşt ü pâ urmaktayız sahrâ-yı Nûr’da gayretiz

Habbe-i sermâyemiz yokken de rağbet bekleriz

 

Eylemez bîmâra devrân merhâmet gaddâr olur

Ez’afü’l-mahlûk iken andan şefaât bekleriz

 

Sine-i millet serâpâ cerha-i pür-zehrdir

Biz şifâ-yı sadr olur dârû-yı devlet bekleriz

 

Mihrimiz garip semâlar mukterip fark etmeyiz

Sâyelerden vâyelerden istirah3at bekleriz

 

Eyleriz dü nâna bin şekl üzre arz-ı ihtiyâc

Bir serâp-âbâd içinden şimdi rahmet bekleriz

 

Vermemişken gülşen-i âmâle tarh u takviyet

Gonca tasvir eyleriz bûy-ı hakikat bekleriz

 

Onda sûret-yâb olurken zişt-i eşkâlimiz

Sûret-i âyineden zîbende sûret bekleriz

 

Dâd-hâh olmakla bir kalb-i adâvet pîşeden

Seng-i hârâdan nasıl nerm-i tıynet bekleriz

      

Zümre-i eslâfı hem ahyârı tebcîl etmeyiz

Bir alay eşrârdan fikr-i hamiyyet bekleriz

 

Pây-ı dûn-ı cehle her an âb-rû dökmekteyiz

Hey ne rûsvayız ki zılletten sa’âdet bekleriz

 

Tûşemiz olmuş müheyyâ şîşemiz bâd-ı hevâ

Kûşemiz zillet-nümâ bir dâr-ı işret bekleriz

 

Kûşe-gîr-i inzivâ olmakla bir dergâhda

Şeyh-i câhilden aman yâ Rab kerâmet bekleriz

 

Olmadan asla mürid-i hânkâh-ı ma’rifet

Tıfl-ı endek sâl iken feyz-i velâyet bekleriz

 

Etmeden Allah için eyne’l-ehibbâ bir kelâm

İsteriz binbir kelâmullahı sohbet bekleriz

 

Turfa bîmârânız a’dâdan devâ-cûyâlarız

Kâse-i zehr-âb içer dermân u sıhhat bekleriz

 

Olmayız temşiyyet-i ahvâle dâmen dermiyân

Dest-i ihyâ-kâr-ı gaybîden i’anet bekleriz

 

Hâl ü mâziden ki istidlâl-i âti etmeyiz

Râh-ı istikbâl için ders-i nedâmet bekleriz

 

Cilve-i ibretle mâlidir kitâb-ı kâinât

Hangi bâbından onun bilmem ki ibret bekleriz

 

Sardı her yandan cehâlet biz girân-hâb u hayâl

Çünkü bîdâr olmayız sûr-ı kıyâmet bekleriz

 

Seyr-i girûdâr-ı dünyâdan peşimân olmuşuz

Girmeden gavgâya bir an emr-i ric’at bekleriz

 

Bağlıdır vucûdumuz mânende-i kâr u şu’ûr

Reh-neverd-i rıhletiz düşmanda savlet bekleriz

 

Mâlik-i tarih idik mâzide memlûkuz bugün

Hâzırız dârü’l-vatan sahnında hicret bekleriz

 

Oldu bir virâne dârü’l-mülkümüz ma’mûr iken

Biz mutalsam bir der-i genc-i kanaât bekleriz

 

Hâki sufliyyetle meşhûn âsümânı tîre-gûn

Her zaman meş’ûm u dûn bir sahn-ı nevbet bekleriz

 

Bir harâb-âbâd mülkün pâbân-ı genciyiz

Bûm-ı meş’ûmuz bu mevhûş yerde zulmet bekleriz

 

Nûhudâ yok fülk-i millet köhne sâhil nâbedîd

Lücce pür-mevc-i felâket biz selâmet bekleriz

 

Muntazırlar muhtazırdır, muhtazırlar muntazır

Bekleriz ama bilen yoktur ne hâlet bekleriz

 

Cân ü dil giryende millet bî-nevâ mâtem-nümâ

Dîdeler pür-sütre pür-hâb-ı cehâlet bekleriz

 

Bid’at olmuş ma’rifet san’at olur merdûdumuz

Peyrev olmaz sâhibü’l-furkândan âyet bekleriz

      

Dîvdir, cindir, peridir cümleten huddâmımız

Her birinden çünkü her sûretle hizmet bekleriz

 

İlm ü hikmet fen birer efsânedir gûş etmeyiz

Râviyândan nâkılândan hoş hikâyet bekleriz

 

Kârubâr-ı dehri yüklenmiş durur gâv-ı zemin

Himmetinden muttasıl tahmîl-i sıklet bekleriz

 

Bir alay derya-diliz ammâ mekîniz misl-i kûh

Gâvi hâmil hût imiş andan seyahât bekleriz

 

“Âb bardakta-demişlermiş-gemi dîvârda”

Hikmetû’l-eslâfa âtiden riâyet bekleriz

 

Kârımız olmuş duman püf-kerde şem’-i cânımız

Tütsüler yaktık edip ervâhı da’vet bekleriz

 

Fâlımız yâ sihr olur yâ remi yâ efsûn olur

Her birinden bir başka ümmid ü nusret bekleriz

 

Öyle üstâdız ki hem iblisi tedris eyleriz

Hem de dergâh-ı Hudâ’dan feyz-i rahmet bekleriz

 

Ol kadar ehl-i dadâl olduk ki peymân etmişiz

Varsa hep birden har-ı deccâla bi’at bekleriz

 

Hâk-i iflâs üzre düşmüş cân verir ahlâkımız

Hangi vicdânda rehâ kimden fazilet bekleriz

 

Dâd-hâhız dest-i bîdâd-ı zamandan tâ-be-key

Tâ-bey-key zulmün ocağından sahâbet bekleriz

 

Kan dökerken dehr-i dûn âfâk olurken tîre-gûn

Sell-i seyf-i remz için bilmem ne âfet bekleriz

 

Câmi-i milletteyiz ihvâne hayyâle’l-felâh

Eyleriz bir hayli müddettir ikâmet bekleriz

 

Ehl-i azm u rezme fi’l-hâl intizâr etmekteyiz

Pençe-i ashâb-ı himmetten de şiddet bekleriz

 

Âsiyâb-ı memleket zîr ü zeber dönmektedir

Kudret-i tedvîre mâlik bir siyâset bekleriz

 

Bir muammâ-yı veleh-zâdır bütün ahvâlimiz

Vâkıf-ı remz-i mu’ammâdan likâyat bekleriz

 

Kâbiliyyet bizde hâlâ etmemiş isbât-ı rüşd

İsteriz rehberlik ehlinden delâlet bekleriz

 

Âşık-ı hürriyetiz peyveste vuslat bekleriz

Yâre dil-bend olmuşuz kayd-ı esâret bekleriz

 

Öyle maktûlüz ki bismilgehde yok can kaydımız

Gamze-i i’câz-ı cânândan işâret bekleriz

 

Hey ne bitmez zulmet-i hicrân şeb-i yeldâ aman

Bir sabâhu’l-hayr için bir mihre rüyet bekleriz

 

Ey ilâhi yâr ger olsun fedâ cânlar sana

Hep kudümünden refâh ister sa’âdet bekleriz

 

Şart-ı evveldir muhabbet ittihâd-ı rûh için

Biz muhabbetten de ulvî bir uhuvvet bekleriz

 

Şâhid-i hürriyet olsun zîb-i âgûş-ı vatan

Azm ü rezm ehlinden ey İhsân metânet bekleriz

 

Nûr-ı âlem-sûz-ı aşkından dil olsun müstenîr

Ey Fuzûlî rûh-ı pâkinden de himmet bekleriz

 

11 Kânûn-ı evvel 1332/1904

                        

 

<!--[if !supportFootnotes]-->

<!--[endif]-->

<!--[if !supportFootnotes]-->[1]<!--[endif]-->      Sabri Esat Siyavuşgül, Tanzimat’ın Fransız Efkâr-ı Umûmiyesinde Uyarladığı Akisler. İstanbul 1940, s.4; Ayrıca bkz., Orhan Okay, İlk Türk Pozitivisti ve Naturalisti Beşir Fuad, Dergâh yay., 2. Baskı, İstanbul, s.20.

<!--[if !supportFootnotes]-->[2]<!--[endif]-->      bkz., Hasan Akay, Tanzimat Sonrası Türk Edebiyatında Yeni Fikirler, Kitabevi yay. İstanbul 1998.

<!--[if !supportFootnotes]-->[3]<!--[endif]-->      Süleyman Hayri Bolat Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücadelesi, Akçağ yay. 3. Baskı, Ankara, s.80.

<!--[if !supportFootnotes]-->[4]<!--[endif]-->      Hamamizâde İhsan Bey’in hayatı için bk. Hamamizâde İhsan, Hayatı, Eserleri ve Divanı, Haz. Mustafa İsen, Rıdvan Canım, Kültür Bakanlığı aya. Ankara 1989, s.1-8; Mustafa Uzun, Hamamizâde Mehmed İhsan, TDV İslâm Ansiklopedisi, , c.15, İstanbul 1997, s.435-436.

<!--[if !supportFootnotes]-->[5]<!--[endif]-->      Hamamizâde İhsan, Hayatı, Eserleri ve Divanı, Haz. Mustafa İsen, Rıdvan Canım, Kültür Bakanlığı yay. Ankara 1989, s.41-47.

Son Güncelleme ( Thursday, 07 February 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
Copyright © 2009 Trabzon Türk Ocağı Resmi Sayfası.  Tasarım: ifteri.com . Our site is valid CSS Our site is valid XHTML 1.0 Transitional