| Trabzon Resimleri |
| Şehitlikte Tören |
| Eski Trabzon Resimleri |
| Karabağ |
Tarih-Dil - Edebiyat Sempozyumu Dil Kİtabı
Süleyman Nazif Ve Necip Fazıl Kısakürek'in Trabzon'a Ait İzlenim Ve Hatıraları | Süleyman Nazif Ve Necip Fazıl Kısakürek'in Trabzon'a Ait İzlenim Ve Hatıraları |
|
|
|
| Yazar Ertuğrul Aydın | |
| Sunday, 10 February 2008 | |
|
1860’lardan bu yana modern Türk edebiyatı içinde, Halil Nihat Boztepe (1882-1949), Hamamizâde İhsan Bey (1885-1948), Hasan İzzettin Dinamo (1909-1989) ve Bedri Rahmi Eyüboğlu (1913-1975) gibi bir çok isimle yer alan Trabzon, edebiyatımı-zın pek çok ünlü simasına da resmi ve özel görevlerinden ötürü ev sahipliği yapmıştır. Süleyman Nazif (1869-1927), Samih Rıfat (1874-1932), İbrahim Alaeddin Gövsa (1889-1949), Ali Canip Yöntem (1887-1967), Ebubekir Hazım Tepeyran (1864-1947) ve Necip Fazıl Kısakürek (1905-1983) bunlar arasındadır. Modern Türk edebiyatının iki önemli ismi Süleyman Nazif ve Necip Fazıl Kısakü-rek değişik zamanlarda Trabzon’da bulunmuştur. Her iki şahsiyetin de Trabzon’la ilgili gözlemleri eser ya da hatıralarında yer almıştır. Bildirimizde, Süleyman Nazif’in Trabzon valiliği (1911-1912), Necip Fazıl Kısa-kürek’in ise 1920’lerdeki İstanbul-Trabzon yolculuğu ile 1933’te İş Bankası Trabzon şubesinde çalışmaya başladığı zamanlara ait Trabzon’la ilgili izlenim ve hatıraları üze-rinde duracağız. Ayrıca, Halit Ziya Uşaklıgil’in Trabzon’u ziyareti esnasında, Trabzonlu şair Halil Nihat Boztepe’nin Mai ve Siyah muharririyle olan diyalogundan söz ederek Trabzon’daki edebî hayatın seyrini aralamaya çalışaca¬ğız. Süleyman Nazif, Meşrutiyet’ten sonra sırasıyla, Basra, Kastamonu, Musul ve Bağ-dat valiliklerinde bulunmuştur. 26 Temmuz 1911’de Trabzon valisi olan Süleyman Nazif, bu görevini, 24 Ocak 1912’ye kadar sürdürür. Süleyman Nazif’in bu görev esnasında, Trabzon’daki edebiyat faaliyetlerini yakın-dan izlediği ve İbrahim Alaeddin Gövsa, Halil Nihat Boztepe gibi edebiyat mensuplarıy-la bir araya geldiği anlaşılmaktadır. 1911 Eylül’ünde İtalya, Trablus ve Bingazi’nin kendisine bırakılmasını ister. O sı-ralarda, adaların da askerî harekâta sahne olma ihtimali vardı. Süleyman Nazif, o gün-lerde Midilli’de mutasarrıf olarak görev yapan kardeşine 18 Eylül 1911 tarihli bir mek-tup yazar. Onun, bu mektupta, gelişmeler karşısında kendi¬sinde duyduğu endişe ve ıstırabın yanı sıra kardeşine verdiği teselliyi de görmek¬teyiz: “İtalya, Trablusgarb’a taarruzla kardeşlerimizin kanını oraya ve Adriyatik denizine akıttığı gün Lazistan san-cağının merkezi olan Rize kasabasında bulunu¬yordum. Derhal Trabzon’a avdet ettim. Memleketlerinin sahillerini mütemadiyen döven Karadeniz’in emvâc-ı mütehevviresinden ziyade Trabzonluların kalplerine gayz ve hamiyet cûş u huruş edi-yordu. İnsan endişe-nâk olduğu dakikalarda a’sâb-ı irade âdeta felce uğruyor. İtal-ya’nın adalarımıza kadar teşmil-i taarruz edeceği bence şüpheli idi. Vekâyi’, zann-ı vâki’i teyid ediyor. Haydi, taarruz et¬miş, ne çıkar!... Midilli önünde savuracağı bir kaç güllenin tarrakası Mûnis’i (Fâik Âli’nin sekiz aylık oğlu) eğlendirsin.” Süleyman Nazif, Trabzon valisiyken Trabzon’da edebiyat öğretmeni olarak görev yapan İbrahim Alaeddin Gövsa, onun burada edebiyatla ilgilenişine dair şu açıklama-ları yapar: “Vilayet makamında idare işlerinden ziyade edebiyat mese¬lelerinden bahse-derdi. Vali odasında Sully Prudhomme’un şiirlerinden tercüme¬ler yapar, benim de reyimi sorardı.” Gövsa, Süleyman Nazif’ten Trabzon valisiy¬ken aşağıdaki samimi sözle-ri de işittiğini belirtir: “Doğrusu ehemmiyetli bir iş görememekten dolayı aldığım avuç dolusu maaşın her kuruşunu vicdanım üze¬rinde bir yük olarak hissediyorum. Benim asıl sevdiğim meslek Bâbıâli cadde¬sinde cüzdanımı koltuğumun altına alarak muharrirlik etmektir.” Süleyman Nazif, Gövsa’ya yazdığı bir mektupta Trabzon’da geçen zamanını şük-ranla yâd edeceğini belirtir: “Trabzon’da geçen eyyâm u leyâlî-i müşevveşeyi refakat-i muazzezesiyle lütfen tezyin ve tesliye eden hem kemiyet hem de keyfi¬yetçe nadir zevat meyanında bir mevki-i bülend ü muhallediniz var. Sizi daima hürmet ve şükranla yad edeceğim. Bilmukabele mazhar-ı lütf u tahattur olaca¬ğıma vicdanım zaten emindir.” Süleyman Nazif’in Trabzon’la ilgili bir çok nüktesi vardır. Bunlar, Süleyman Na-zif’in Trabzon’la ilgili izlenimlerini verme bakımından önemlidir. Bu nüktelere göz attığımızda Süleyman Nazif’in Trabzon intibalarının canlılığını görebiliriz. Meselâ, Süleyman Nazif, Trabzon’da vali iken çıkan Tarık gazetesi onun aley¬hinde bir takım yazılar neşreder. Bir süre sonra, Trabzon’dan İstanbul’a döndü¬ğünde, Hakkı Tarık Us’la karşılaşır. Bu karşılaşmada, Hakkı Tarık Us’a; “Ben önceden senin adını çok severdim. Fakat birkaç zamandan beri hiç sevmez ol¬dum” der. Süleyman Nazif, Trabzon Valiliği’nde Bekir Sami’yle halef selef olur. İbrahim Ala-eddin Gövsa, Süleyman Nazif’e Bekir Sami’yi sorduğunda, onu, “O uzun boyluların en akıllısıdır” diye tarif eder. Süleyman Nazif’ten sonra Mehmet Ali Aynî (1869-1945) Trabzon’a vali olur. İb-rahim Alaeddin Gövsa, yeni valiyi tanımadığı için Süleyman Nazif’ten bilgi ister. Bunun üzerine Süleyman Nazif de şu açıklamayı yapar: “Artık, Trabzon’a giderken kitap, ka-mus, ansiklopedi filan götürmenize lüzum yoktur. Valiye müracaat edebilirsiniz. O vali değil, kütüphanedir.” Süleyman Nazif, şair Halil Nihat Boztepe’nin pek zarif bir tarzda yaptırdığı evini görünce “İşte azizim senin en güzel beytin” der. Süleyman Nazif, Fazıl Ahmed’in kendi hakkında söylediği : “Zib ü fer vermek için devleti Buhtun-Nasra Gitti Bağdad’a fakat ba’de harabü’l-Basra” beytini beğenir ve tekrar ederdi. Sonra da der ki; “Bu nükteyi doğru söylet¬mek için keşke beni Basra valiliğinden doğrudan doğruya Bağdat valiliğine gön¬derseydiler. Yazık ki araya Trabzon’la Musul giriyor.” Süleyman Nazif, Trabzon valiliği sırasında, silah atılmasını yasaklar. Yasağın baş-ladığı ilk gece ilk silah tam valinin kapısının önünde patlar. Hemen sokağa çıkan Sü-leyman Nazif, tesadüfen evinin önünden geçen izinli bir polise bir tokat vurur. Polis, daha sonra, valiyi dava eder ve vali para cezasına mahkum olur. Süleyman Nazif, bu olaydan bahsederken İbrahim Alaeddin Gövsa’ya şöyle der: “Yarın Allah’ın huzuruna çıktığım zaman diyeceğim ki Yarabbi ben dünyada bir çok maaşı irtikap ettim. Fakat, insanlar, beni yaptığım tek hayırdan dolayı mah¬kum ettiler.” *** Necip Fazıl Kısakürek, bir yolculuk hatırası olarak zihnimize çizdiği Trab¬zon’la il-gili izlenimlerini 1920’lere kadar götürmektedir. Necip Fazıl, İstanbul-Trabzon yolcu-luğunu Kafa Kâğıdı adlı eserinde şöyle anlatır: “Anadolu harekâtı gelişmeye başlamış ve devletleşme çığırına girmiştir. ...Büyük dayım Anadolu’da Erzurum Polis Müdürü... Haydi bu defa onun yanına!.. Anneannem, annem ve ben, yabancı bir kumpanyanın gemisiyle güverte yolcusu olarak Trabzon yönün¬deyiz. Trabzon’dan yaylı arabasıyla yedi günde varılan Erzurum. İlk konak, Hamsiköy’de taş devri insanlarına göre bir han. Gece battaniyelerimizin altına sığınmış uyumaya çalışırken dışarıdan üst üste pat pat silah sesleri... Ne oluyo¬ruz? Fırlayıp alt kata iniyor ve bizim arabacı Tevfik’e soru-yorum. “- İnönü zaferi, diyor; ordumuz kazanmış... Haberi geldi. Şenlik yapıyorlar... Arabacı Tevfik mühim adam... Hem Erzurum-Trabzon arası araba işletir, hem de civa-rın eşkıya¬sını idare eder, onlara söz geçirir, belki de yol gösterir. Güzel atı da vardır ve arabamızın önünde gitmektedir. Zafer ve şenlik haberini alınca anneannem doğ¬ruldu: - Bir gazete alalım bari!... Hamsiköy’de gazete?.. Gülüştük.” Necip Fazıl, bu yolculuktan O ve Ben adlı eserinde ise şöyle söz eder: “Erzu¬rum’da polis müdürü dayımın yanına gittik... Niyetim kışın son demlerini Erzu¬rum’da geçirdikten sonra İstanbul’a küçük dayımın yanına dönmek ve sonba¬harda “Darülfü-nûn”a girmek... Yolda Zigana dağlarının çam ağaçları ve her biri¬nin ağzından halat kalınlığında billur sular akan pınarlarla süslü heybeti, Kop dağının da göklere doğru kabaran ziynetsiz ve içine kapanık haşmeti beni büyü¬ledi. Yolda, bir handa iri bir ağaç kovuğundan farksız odamızda, kuru nevalele¬rimizi yerken birden korkunç tüfek sesleriy-le irkildik. Necip Fazıl, yıllar sonra, 1933’te Trabzon İş Bankası şubesinde muhasebe servi-sinde çalışmaya başlar. Yazar, bu konudan, daha sonra, O ve Ben adlı ese¬rinde şöyle bahseder: “Banka memuriyetiyle Anadolu’nun şimali... Kısa zamanda nefes nefese yine aynı şehre avdet... Bu gidiş gelişler, İstanbul’a darılıp Ana¬dolu’da açılmak, sonra Ana-dolu’da patlayıp İstanbul’da ferahlamak isteğinin boş yere baş vurmaları... Yoksa da-ralmak ve patlamak esas.” Sonra, yine, O ve Ben’de hayatından bahsederken Trab-zon’u, “Vicdan azabı gibi toz yağan yağmu¬runun altında cinnet buhranlarına düştüğüm Trabzon” diye söz açar. Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl’ın bazı şiirlerinin beslenme kaynağının “Kop dağı” merkezli olduğuna işaret eder: “Fener, Gözler, Otel Odaları, Sayık¬lama, Geçen Dakikalarım ... Bütün bu acının yenilmez arzu ve tutulmaz vehim usarelerinden süzül-müş emsalsiz ve bahasız içkiler, hep oradan yirmi yaşında genç bir adamın bundan on sene evvel, Kop dağının bir döneminde -üstünde fırtınalar didişen ve ayağının ucunda uçurumların baş döndürücü daveti işitilen ücra bir köşesinde- açtığı dükkândan gel-di.” Necip Fazıl’ın, Trabzon günlerinde yazdığı Bu Yağmur adlı şiirinin ilham kaynağı Trabzon’un yağmurudur. “Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince,/ Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur./Bu yağmur, bu yağmur, bir gün di¬nince,/ Aynalar yüzümü tanımaz olur” mısralarıyla başlayan şiir, yağmurun şairin iç dünyasında meydana getirdiği sarsıntılarla devam ederken de beslenme kay¬nağı olarak Trabzon izlenimini açıkça verir: “Bu yağmur, kanımı boğan bir ip¬lik,/ Tenimde acısız yatan bir bıçak,/Bu yağmur, yerde taş ve bende ke¬mik,/ Dayandıkça çisil çisil yağacak./Bu yağmur, delilik vehmin-den üs¬tün,/Karanlık kovulmaz düşüncelerden./Cinlerin beyninde yaptığı dü¬ğün,/Sulardan, seslerden ve gecelerden...”. Necip Fazıl, Babıâli adlı eserinde Trabzon günlerine pek çok anekdot nakle¬der. Bu anekdotlarda, Trabzon’un o devirdeki hayat akışına dair izlerini canlı bir şekilde görme imkânı yakalarız. Eserde, Trabzon’a gelişle ilgili ilk izlenimler şöyle nakledilir: “Artık ‘genç şair’ devresinin son yılını yaşayan kahramanımız, ... Trabzon’da. Onu, “Yeşil Yurt” isimli bir otele indirdiler. Büyük bir taş merdiven, lokanta hizmetinde, at koştura-cak kadar kocaman bir salon ve deniz ve park tarafında karşılıklı yatak odaları... Onun-ki, otele girer girmez, solda, park tara¬fındaki ilk oda. Ah, bu odada geçirdiği aylar!.. Birkaç gün hasta yattı. Otel penceresine bitişik gibi duran, henüz ilkbaharın giydi-remediği bir ağaç, bir ağaç iskeleti... Her istikamette dalları ve dallarının üstünde daha küçük, derken küçük üstünden en küçük dallarıyla, bu ağaç, ateşi 39’u aşan ona şöyle diyor: - Bak, ben tek ve sabit bir gövde üzerinde sayısız bir dağılışın ve bu dağılışı mer-kezinde düğümleyen “tek” ve “bir”in ne ihtişamlı mimarîsini heykelleştiriyo¬rum! Bak ve düşün!.. Deniz tarafından gelen şimal rüzgârının çıldırttığı bu dallar, her yöne doğru gidip gelir ve fezadaki istikamet ihtimallerinin ayrı ayrı kapısını çalarak ıstırap dolu eller gibi bir yalvarış senfonisi bestelerken, o, yatağında ve beyin kıvranmaları içinde...” Necip Fazıl, 1933’teki görevinden kırk yıl sonra, 1973’te Trabzon’a konfe¬rans vermek için gelir. Bu ziyarette, “Yeşil Yurt” otelinin kendi kaldığı dönemden bu yana hiç değişmediğini görünce büyük bir hayrete düşer. Onun, bu hayrete dair değerlendir-meleri Bâbıâli’de şöyle yer alır: “Son konferanslarından birini vermek için Trabzon’a giden kahramanımız, bu oteli, odasını, hatta dökük beyaz boyalı karyolasını yerinde bulmuş ve kırk yıllık bu hatıralar eşyası karşısında çarpılıp kalmıştır...”. Necip Fazıl’ın Trabzon’daki günleri banka işleri dışında genellikle okuma ve dü-şünmekle geçer. O günlerde edebî faaliyet olarak “Bu Yağmur” şiiri dışında Varlık dergisine gönderdiği, hafakanlar içinde yazdığını belirttiği “Gece Bekçisi ve Asma Saat” adlı hikâyesi ve Fransızca yazdığı mektuplar vardır. Necip Fazıl, Trabzon’da yazdığını belirttiği “Bu Yağmur” şiirinin arka plânını şöy-le çizer: “Trabzon’da bir hâl, edebî bir yağmur... Yağmur değil, pudra gibi ipince bir çiseleme... Vicdan kıvranışı, ter döküşü gibi bir şey... Bir gün, on gün değil, hep böyle, gece ve gündüz böyle...” Daha sonra, yağmur eşliğinde sine¬maya gidişini anlatarak dönemin kültür hayatına dair bir takım tespitleri de ak¬tarmış olur. Tespitte, sinemada gösterilen filmdeki yağmuru Trabzon’un yağmu¬ruyla mukayese eder. Sonra da kendi-siyle yağmur arasındaki ilişkiyi aktarır: “Bir gece sinemaya gideyim dedim.Yazın ilk günleri geldiği için açık hava sineması bu... Ve yağmur... Sinemanın kapısında filmin ismi: Bir Millet Uyanıyor! “Deli Nizam”, Nizameddin Nazif’in İstiklâl Harbine ait, ... eseri... Yağmur rutubet pud¬rası hâlinden su püskürtüsüne döndü. Kapıdan megafonla bağırıyorlar: - “Bir millet uyanıyor!” Gelin!.. Ve bir çocuk bağırmakta: - Bir millet uyanıyor! Gidin! Gerçekten filmin içinde de dışında da ahmak ıslatan altında bir millet... Bu yağmur, bu Trabzonlu yağmur onu âdeta hasta etti, cebine bir takım si¬nir ilaçla-rı koymasına yol açtı ve ona “acaba kalp hastası mı oluyorum?” gibile¬rinden bir kuşku aşıladı. İyi havalarda oturduğu parka gelen askerlik arkadaşı bir maliye müfettişi ve yanın-daki vergi müdürü onu teselli ediyorlar: - Yok canım, otuzundan önce umumiyetle kalp rahatsızlığı olmaz. Orada, Bu Yağmur şiirini yazdı.” Necip Fazıl’ın Trabzon günleri ata olan merakının giderilmesine vesile olur. Böy-lece, daha önce Erzurum Emniyet Müdürü olan dayısını ziyarette edindiği at merakı burada da sürer. Yazar, Trabzon’daki atla ilgili anılarını şöyle anlatır: “Genç şair”in Trabzon tesellileri arasında, at, o güzel hayvan... Bir askerî dişçi doktor, ona nefis Arap atını, istediği kadar binsin ve hatta terbiyesini sağlasın diye emanet etmiştir. O da Lond-ra malı çizmeleri ayaklarında, uzun ve yırtmaçlı at ceketi sırtında, “monoklü” gözünde ve bej rengi (pötisüet) eldivenleri elle¬rinde ata binmeye bayılıyor. Sahil boyunca ilerle-yip Soğuksu denilen tepeciğe çıkmak ve alacakaranlıkta yine sahil yoluyla dönmek en büyük zevki.” Necip Fazıl’ın Trabzon’da, bu atla yaptığı gezintiler, tabiatla hemhal oluş dı¬şında, düşünce ufkunun genişliği ve insan-mekân ilişkisini de ortaya koymakta¬dır. Yazar, bunu şu cümlelerle bize aktarır: “Denize bakarak düşündüğü oluyor: Ufkunda hiçbir kara parçası olmayan deniz... Enginlere doğru her şeyi küçültüp mesafe mefhumunu bir daire içinde sıkıştıran, ölçü dışı bırakan cüssesiyle ne muazzam bir varlık!.. Ve başını kayalara çarpıp uzaklıklardan ağlayan sesiyle... Ve üstünde, uçsuz bucaksız bir çölü aşmaya bakan karıncalara benzer gemiler... Hele isli ve puslu Karadeniz... Birden tiyat-roda bir fon perdesi düşmüş gibi mey¬dana çıkıveren bir gemi; sonra yine bir fon perdesi kalkmışçasına kayboluş..., nerededir? Dünya ile ulaşımı olan bir yerde mi, yoksa dün-yadan kopmuş ve bir sal gibi bu noktada durmuş bir adada mı?” Necip Fazıl’ın, sahil-Soğuksu arasında yaptığı at sırtındaki gezilerde, aklına asker-deyken okuduğu, Napolyon’u anlatan İmparatorun Son Günleri eserde ge¬çenler gelir. O, bu zaman diliminde, at sırtında korkunç okyanus sularına baka¬rak içlenen Napalyon’u düşünür. Sonra, bu düşünüşün sebebini kendisinin Baudalaire okuyucusu oluşuna bağ-lar. Necip Fazıl’ın bu gezilerle ilgili son hatırası da şöyle gelişmiştir: “Bir akşam atla gezintiden döndü, atı ahıra bıraktı ve eldivenini sıyırarak avucunun içindeki şekeri ata yedirdi. Sonra atın salyası bulaştığı için elini yemliğin tahtasına sildi, mendiliyle kuruttu ve oteline gitti. Otelde elbise değiştirir ve yıkanırken gördü ki, ata şeker verdiği elinin üzerinde hafif bir kan izi... Herhalde yemliğin tahta¬sından bir kıymık batmıştı eline... Yemekte karşısında oturan bir doktora vaziyeti anlattı. -Aman, demesin mi doktor, aman hemen tedbir alalım, tetanos mikrobu geçmiş olabilir. Ahır bu ihtimalin en korku-lu yeri!. ....Doktorun açıklamalarından sonra “genç şair”, “on beş günü tetanosun maddi azabını aşan manevi bükülme¬leri”yle geçirir.” Necip Fazıl Trabzon’dayken, Ertuğrul Sadi Tek’in tiyatrosunda, Hamlet oyu¬nunda küçük bir rol alır. Yazar, Bâbıâli’de o günleri ve rol alışını canlı bir şekilde nakleder. Bu arada, yönetmene yönelttiği eleştiriler de ön plâna çıkar: “Trab¬zon’a Ertuğrul Sadi Tek’in tiyatrosu geldi. Ertuğrul Sadi, Peyami Safa ile beraber aktör Burhaneddin mihve-ri etrafında sahneye kapılananlardan... Sonradan o, adı tersinden Muhsin Ertuğrul’a uyarlanmış olarak, Muhsin’in (akademik) yoluna mukabil derme çatma, yarı tulûatçı ve ancak turnelerde boy gösterebilici salaş tiyatrosu yolunu tutmuş ve adaşının onda açtığı yara yüzünden içindeki küçük¬lük ukdesini hep gülünç taklitlerle Muhsin’e karşı çıkma şeklinde gösterir olmuş¬tur. Ertuğrul Muhsin Hamlet’i mi oynar? O da aynı roldedir ve ondan üstün oy¬nadığına kanîdir. Aradaki farksa, onca, sahne, dekor (aksesuar), kadro farkından başka bir şey değil.” Hamlet’te geçen bir kısa diyalog Peyami Safa’nın olduğu kadar Necip Fazıl’ın da dikkatini çeker. Necip Fazıl, bu hadiseyi önce sahneye çıkışından başlayarak nakleder: “Ben de kumar sahnesinde görünecek figüranlardandım. Sıram gelince sahneye dalı-vermiştim. Fakat, tepemdeki fesi çıkarmayı akıl erdirememiştim. Evet, Parisli kontların, baronların arasına, başımdaki fesle daldım. Ertuğrul Sadi, şaşkın bakışan aktörlere ve seyircilere karşı, vaziyeti müthiş bir buluşla kurtara¬rak “Buyursunlar prens hazretleri!” diye beni aktörlere Mısır prenslerinden biri olarak takdim etti. Evet, Trabzon’da Shakespeare’in Hamlet’i... “Genç şair”e sah¬nenin kulis tarafına bir koltuk yerleştirerek ... yer gösterdiler...” Peyami Safa’nın Shakespeare’in dehasına en keskin örnek olarak göstermiş oldu-ğu: “- Horaçyo, bana bir şey söyle! - Ne söyleyeyim efendimiz?” ifadeleri Necip Fazıl’ı derinden etkiler. Ham¬let’te geçen bu ifadeler, Necip Fazıl’da, ‘kıldan ince’ ve ‘nefesten yumuşak’ bir yağmur altın-da oteline giderken; “Ben burada fazla yapamayacağım Horaçyo!”, “Nerede yapılabilir ki, efendimiz?” şekline dönüşür. Süleyman Nazif ve Necip Fazıl’ın Trabzon’da bulunduğu zamanlara ait edebî ha-vanın teneffüsü diğer şair ve yazarların hayat hikâyelerini incelediğimizde de karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan en çarpıcı olanlardan biri de Halil Nihat Boztepe’yle Halit Ziya arasında gerçekleşir. Halil Nihat Boztepe, bir gün Trab¬zon’da bir kıraathanede, Servet-i Fünûn dergisinde Maî ve Siyah romanının tefri¬kasını okurken Halit Ziya’nın resmine bakarak dalıp gider. Halil Nihat’ın bu durumunu gören kıraathane sahibi, kendisine, Halit Ziya’nın, Yoroz burnunu geçerek Trabzon’a yaklaşmakta olan bir vapurda oldu¬ğunu haber verir. Halil Nihat, bunun üzerine, hemen iskeleye koşar. Ancak, Halit Ziya’yı tanıyamadığın-dan onu göremez. Üzgün ve telaşlı bir şekilde kıraathaneye tekrar geri dönerek kıraat-hane sahibine “Eyvah! Halit Ziya Bey gelmemiş, gör¬dün mü”? der. Adam, “Vallahi iyice bilmiyorum. Bana öyle söylediler.” diye kar¬şılık verir. Bunun üzerine Halil Nihat, “Reji”ye koşup giderek Halit Ziya’nın gel¬diğini öğrenir. Sonra, bir mektup yazarak kapıcıyla Halit Ziya’ya gönderir. Halit Ziya’dan bir cevap gelmez. Bir gün sabahtan akşama kadar sokaklarda dolaşır. Ertesi gün beklemediği bir şey olur. Halit Ziya, Halil Nihat’ın çalıştığı yere gelir. Bu görüşmeden bir kaç gün sonra Halit Ziya İstanbul’a döner. Trabzon’da kendi geleceğini iyi görmeyen Halil Nihat, Halit Ziya’ya bir mektup yazarak kendisini İstanbul’a aldırmasını ister. Halit Ziya’dan, gayretli, dirençli ve işine bağlı olma¬sını öğütleyen, tayin işiyle uğraştığını belirten bir mektup alır. Daha sonra, 300 kuruş maaşla İstanbul’da çalışıp çalışmayacağını soran bir telgraf gelir. Halil Nihat, ailesinin itirazını dinlemeden İstanbul’a gider. Sonuç olarak diyebiliriz ki, gerek Süleyman Nazif ve gerekse Necip Fazıl 1910-1935 yılları arasında Trabzon’daki kültür ve edebî hayata dair bir çok tes¬pite yer ver-mektedir. Bu tespitlerden hareketle, Trabzon’da görev yapan diğer yazar ve şairlerin hatıratını bir araya getirerek; Trabzon’un değişik devir ya da dönemlerdeki kültür ve edebiyat cephesine ışık tutmak mümkündür. |
|
| Son Güncelleme ( Sunday, 10 February 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|